23 Ekim 2015 Cuma

Malta

Merhaba,
Anlıyorum ki Türkiye'de hiçbir şeyi ertelememek lazım. Çünkü erteleyince onu bir daha yaşayamayabilirsiniz, hatta belki bir nefes bile alamazsınız. Yazacağınız yazıları da ertelememelisiniz, zira öyle bir şey olur ki artık yazmanın bile bir anlamı kalmaz. Bu yüzden dedim ki, bir gün daha ertelemeyeyim artık.
Bir arkadaşımızın gaza getirmesiyle yazın Malta'ya gitmeye karar verdik. İstanbul'dan Malta'ya direk olarak uçabiliyorsunuz. Bizim uçağımız air Malta idi ve zaten THY uçuşu çıktı. Yanlış hatırlamıyorsam yaklaşık 2 saatlik bir uçuşun ardından Malta'dayız. 
Gitmeden önce Zeki Bey'in bloguna denk gelmiştim. Kendisi 2011'den beri Malta'da yaşıyormuş, tabi ki çok detaylı pek çok postu vardı Malta ile ilgili. Ben de bolca okumuştum ama okuduklarım çok yetersizmiş. Mesela Zeki Bey toplu taşımanın kötü olduğunu söylemişti ama insan bu kadarını da gerçekten beklemiyordu. 
Bir haftalık  Malta kartı aldık, kişi başı 21 Euro’ydu. Tabi ki ilk etapta bu ücret içinize oturuyor ama otobüsün tek yöne 2 euro olduğu ve sizin bırakın bir haftada 10 kere, bazen günde 5 kere otobüse bindiğiniz düşünülürse gayet hesaplı oluyor bu ücret. Ama illa almayacağım derseniz otobüste şoföre ödeme yapabilirsiniz.
Malta’da bir kaç farklı şehir var, bunların arasında da otobüslerle ulaşım sağlanabiliyor. Biz dil okullarına gidenlerin de en çok kaldığı yer (zaten okullar da orda) St. Julian’s da kaldık. Hata 1. Gece hayatı çok renkli. Yani? Esasında ne aradığınıza bağlı. Ben şahsen gece hayatı severim ama yatağa gittiğim zaman gece hayatı arkada kalsın isterim. Ne yazık ki pek huzurlu uyuyamadık. Çok çok gürültü bir bölge burası. Bir daha gitsem (Yok artık neden?) asla burda kalmak istemem.  
Denizin kayalık olduğu söylenmişti ama ben sanki mesela Kaş’taki Büyük Çakıl gibidir diye düşünmüştüm. Değilmiş. Gerçekten de deniz aslanları gibi, foklar gibi kayalıklardan denize girmeniz gerekiyor. İlk etapta keyifli tabii ama bir süre sonra sırtınızın ağrısından rahatsız oluyorsunuz. Bir de şemsiye  büyük dert. Kayalıklarda şemsiye yok, yanmanız çok çok muhtemel.Bize yakın St. George Koyu vardı, yapay bir şekilde kum dökülmüş. Denize sadece ayak parmaklarımı soktum. Etraftaki otellerin atıklarının denizin bu tarafına boşaltıldığı söyleniyordu. 
Malta bir festivaller ülkesi. Bizim gittiğimiz hafta sonu (28 Ağustos) St. Julian festivali vardı. 3 gün bando sokaklarda dolandı. Her gece aşağıdaki heykel gibi bir heykel taşıdılar ve meydandaki kaidelere bıraktılar. St. Julian'daki kutlamalar gene de nispeten sakindi. Bir kaç gün sonra Zurrieq isimli şehirden geçerken gördük. Fotoğraf çekemedim ama şöyle anlatayım, evlerin hepsinde devasa bayrak gönderleri vardı ve akşam da yaklaşık 1 saat süren havai fişek gösterisi yaptılar.  


St. Julian Sliema arasında uzun bir sahil şeridi var. Daha ilerden denize de girilebiliyor. Yürüyüş yapmak için gerçekten de çok keyifli bir rota.






Pazar günü Marsaxlokk'da balık pazarı kuruluyormuş. Üstelik ulaşımı da nispeten kolay çünkü sadece o gün Valetta'dan  Marsaxlokk'a ekspres çalışan bir otobüs var. Ama balık pazarı birazcık hayal kırıklığıydı benim için. Bir kaç tezgah balık vardı, zaten balığı alıp pişirecek de değilim. Devamı ise milyoncu gibi pek çok Çin ürününün satıldığı tezgahlarla doluydu. Öte taraftan Marsaxlokk geleneksel Malta kayıklarını görebileceğiniz bir yer. Rengarenk boyanmışlar ve biraz da değişik bir tasarımları var.












Marsaxlokk'tan sonraki hedefimiz Blue Gratto'ya gidip denize girmekti ancak işte Malta'da işler hiç planladığınız gibi gitmeyebiliyor. Otobüs duracağını düşündüğünüz durakta durmayabiliyor ve siz önce bütün yolu geri gidip sonra yarım saat otobüs bekleyip daha sonra istediğiniz yere ulaşabiliyorsunuz. Biz Blue Gratto'ya vardığımızda öğleden sonraydı. O gün gerçekten de otobüs peşinde koşuştururken o kadar yorulduk ki Blue Grotto'da kendimizi denize bırakıverdik, uzun uzun yüzdük, sudan çıkmak istemedik. Esasında tekne ile gidilen bir mağara turu vardı (Grotto yanlış hatırlamıyorsam zaten mağara demekti) ama biz gitmedik.














Dönüşümüzde hayli acılı oldu. Yaklaşık bir saat otobüs bekledik.Ve beklediğimiz otobüs gelmediği için  de gene aktarma yaparak St. Julian'a ulaştık.

Malta'nın yanıbaşında Gozo isimli küçücük bir ada daha var.  Sliemna'dan hareket eden tekne turları bu adaya ve daha da küçük bir ada olan Comino'ya uğruyor. İnternette ve otel resepsiyonlarında kişi başı 40 dolar civarında fiyatlar ama orası bir Akdeniz ülkesi. Sliemna'da pazarlık yapmanızı öneririm. Biz kişi başı 28 dolara kadar indirmiştik yanlış hatırlamıyorsam fiyatı.

Gozo'da mutlaka görülmesi gereken yer Azure window. Ufak kayıklarla bu kayaığın etrafından dolanıyorsunuz, bir kaç mağaranın içine giriyorsunuz. Mağaralarda mercan oluşumları bile vardı. Gerçekten de çok keyifli bir tur. Belki yarım saat ancak sürüyor ama doğa cidden büyüleyici.




Comino adasında zaten sadece bekçilik yapan bir aile yaşıyormuş, buradaki önemli nokta da Blue Lagoon. Turkuaz rengi suları ile büyüleyici. Yalnız Malta'ya gelen bütün turstilerin ilgisini çektiği için inanılmaz kalabalık. Kayalıklarda bile boş yer bulmak mümkün değildi. Denizin dibinde bir sürü balık var, mutlaka buralara gözlükle gidin derim.




Gelelim en önemli şehirlere. Birincisi mevcut başkent Valetta. Aşağı yukarı bütün otobüsler Valetta'dan geçiyor. Herhangi bir yere gitmek için önce Valetta'dan aktarma yapmanız gerekiyor. O yüzden kendisi çok mühim. Daracık sokakları var bu şehrin ve inanılmaz inişli çıkışlı. Ama sonuç olarak küçücük bir şehirden bahsediyoruz. 0,8 km2 kadar küçük. Valetta'da görülecek en önemli yapı St. John's Katedrali. Biz görebildik mi? Hayır:) Daha doğrusu zaten katedrali görmemeniz imkansız ama içine girmek için akşam 6'dan önce gelmeniz gerekiyor. işte biz bunu beceremedik. Otobüslere inip binerken gerçekten çok zaman kaybettik. Şans eseri içine girdiğimiz bir kilise ise St. Paul'in batık gemi kilisesi. Fotoğraf çekmek yasaktı. Wikipedia'dan inceleyebilirsiniz.  Daracacık sokakta küçük bir kilise sanıyorsunuz ama sizi gerçekten şaşırtacak kadar büyük ve ihtişamlı bir yapı.

Akşam yemeğimizi gene katedralin etrafındaki kafelerden birisinde yedik, keyifli ve sakin bir akşam oldu. Valetta ile ilgili söyleyeceğim en önemli şey ise akşam ölü bir şehre dönüştüğü. Herkes St. Julian'a akıyor. Yani gece buralarda yapılacak pek bir şey yok.

Upper ve Lower Barraka Gardens ise etrafı izleyebileceğiniz, Valetta'nın dış çeperine konumlanmış bahçeler. 




Valetta'ya bu kapılardan giriliyor. 













Son olarak ise eski başkent Mdina'dan  bahsetmek istiyorum. Burası da küçücük bir şehir. Hatta Games of Thrones'un ilk bir kaç bölümü burda çekilmiş. Şehrin duvarlarının içine sadece orada yaşayabilen ailelerin arabaları girebiliyor. Sokaklar çok dar, ama şehir sanki yüzyıllar öncesinde yaşıyor gibi. En ufak bir değişiklik yok. Gerçekten çok sevimli. Burda gezdiğimiz gün hava gerçekten çok sıcaktı. En son Zeki Bey'in önerisini dinledik ve Fontanella Cafe'de mola verdik. Makul fiyatlarla dinlenebileceğiniz püfür püfür esen terasında serinleyebileceğiniz keyifli bir mekandı gerçekten .

Mdina'da ve esasında Malta'nın geri kalanında cam işçiliği gelişmiş. Mdina'da hemen şehrin girişinde güzel bir mağaza vardı. Ve ancak gerçetken çok pahalıydı her şey. İndirim reyonundan iki kadeh aldık,  hele de euronun o günlerde 3 lira olduğu düşünülünce ıvır zıvıra pek para harcamadık açıkçası.
















Peki bu kadar yazdıktan sonra size öneriler verebilecek miyim? Evet. Malta'ya gitmeyin. Deniz, güneş, kum gibi bir hayaliniz varsa tatmin olmayacaksınız. Mdina ve Valetta çok sevimli şehirler ama mesela 3 gün Roma'ya da gitseniz bu kadar çok tarihi eseri görürsünüz zaten. 

Trafik İngiliz usulü tersten akıyor. Biz araba kiralamaya cesaret edemedik. Toplu taşıma o kadar kötü ki çok uzun saatlerinizi otobüs durağında geçiriyorsunuz. Yarım saatte bir olan otobüsün gelmemesi çok sıradan bir şey. Bu da sizin bir saat durakta beklemenize sebep oluyor. Ayrıca otobüsler o kadar çok dolanıyorlar ki bir o kadar da hedefe ulaşmak için otobüste zaman harcıyorsunuz. 4 km kadar bir mesafeyi 1 saatte gidiyor otobüsler.

Malta'da İngilizce anadil. İletişim anlamında sorun yaşamazsınız. 

Malta'nın doğası çok kurak. Nasıl diyeyim, sanki Orta Doğu'ya gitmiş gibi oluyorsunuz. 
Yemekler konusu ise bir muamma. İtalyan mutfağı çok baskın ama Roma'da yediklerimiz kadar lezzetli yemekler yemedik. Örneğin tavşanı meşhurmuş, ben yemedim ama Uğur yedi ve bir numarası da yokmuş dedi. 

Havaalanında ülkeye girişte herkesin valizi x-ray'den geçiyor. Maltalılar çok eğlenceli insanlar değiller. Hani bazı ülkelerde insanların neşesi, kibarlığı size geçer ya, Malta pek böyle değil. 

Size de dil okuluna giden bir arkadaşınız mutlaka Malta'ya gidin derse bence iki veya üç kere düşünün. Dil okuluna gidenler belli ki çok eğleniyorlar ama biz yetişkinler için o kadar da eğlenceli bir deneyim olmayabiliyor.

Bir sonraki durağımız: Roma. 

Ci vediamo....

14 Temmuz 2015 Salı

Selanik Kavala

Merhaba,

Heralde artık Yunanistan'ı ne kadar ÇOK sevdiğimizi bilmeyeniniz yoktur. Krizdeler diye ölüp ölüp diriliyorum (biz değiliz sanki), bu güzellik sonsuza kadar değişmesin, başlarına bir şey gelmesin istiyorum. Hoş Yunanistan Milattan Önceden beri var, bence hep var olmaya da devam edecekler. İşte artık Selanik'i de görmeyeni döveceklerdi, biz de 19 Mayıs'ta gittik gördük. Yazayım ki yeni seyahatlere yer açılsın değil mi:D Hem belki içinizden gitmek isteyen de olur yakın zamanda. Mevsim uygun.

Biz bu sefer turla gittik Selanik'e. Cuma gecesi otobüse bindik, yaklaşık 8 saat sonra Selanik'teydik. Şanslıydık kapıdan geçmek çok hızlı oldu. İlk durağımız Aziz Dimitrios Kilisesi. Bu kilise bir misyoner olan Dimitrios'un mezarının üzerine kurulmuş. Rehberimiz bize Dimitrios'un esasında hamamcı olduğunu ve buranın da hamam olduğunu söylemişti, ama internette de çeşitli hikayeler var hakkında. Kilisenin altı gerçekten bir Türk Hamamı. Çeşitli seferler yanmış, yeniden inşa edilmiş kiliseden camiye çevrilmiş, camiden de kiliseye. Tam bir ortodoks kilisesi, o kadar süslü, o kadar süslü ki anlatamam. Hayli de büyük bir kilise. Çok az fotoğrafı net çekmeyi becerebilmişim ne yazık ki. Turla gezmekle ilgili sevmediğim şey de bu zaten. Sadece yarım saatin var, uygun açıyı, uygun ışığı ararken ben zaman bitiveriyor. 


İkinci durağımız Atatürk'ün evi. Buraya sırayla alıyorlar grupları, o yüzden de bizim arada biraz serbest zamanımız oldu, Karnımız da acıkmıştı, Bir şey yedik mi hatırlayamadım ama,Biraz etrafta dolandık, ilk etapta tam olarak ne olduğunu anlayamadığım devasa bir kiliseye denk geldik. İçinde de tamirat var, bir yandan da kocaman minaresi ve şadırvanı var. Sonra rehberimiz anlattı. Bu esasında rotunda tarzında bir ibadethaneymiş ve muhtemelen de Roma döneminden kalmaymış. sonra kiliseye çevrilmiş, sonra camiye, şimdi tekrar kiliseye. İbadethanelerin de çektiği bu oluyor genelde. Üst üste yeni dinler biniyor, ibadethaneler yer değiştirmiyor, şekil değiştiriyor. 






(Bu Rotunda değil, onun arkasındaki küçük bir şapel. Yunanlılar da çok dindar biliyorsunuz, her yer şapel)



Hepimizin çocukluğu boyunca gördüğü pembe boyalı ev. Atatürk'ün Selanik'te doğduğu ev. Gerçekten de beni etkiledi. İnsanlar içerdeki müzecilik anlayışını beğenmediler, benimse aksine çok hoşuma gitti. Atatürk'e ait çok az eşya vardı kabul ediyorum ama zaten evin içini Atatürk eşyaları ile doldurmanın bir anlamı var mı? Sıradan bir Osmanlı evi sonuç olarak. Öte taraftan büyük ışıklı plakalar üzerine hayatı, savaşları falan yazılmıştı. Çok çok uzun zamanınız olsa hepsini okuyabilirsiniz. Biz tabi ki okuyamadık hepsini.  





Şimdi bu eylemin neden yapıldığını anlamadık biz. Yunanistan, eylemlerin ülkesi. 







Burası da herkesin İzmir kordonuna benzettiği Selanik kordonu. Kabul edelim ki benziyor. Ama İzmirli arkadaşlar küsmesin denizi daha mavi. Heralde daha temiz diye düşünüyorum. 

Beyaz kule Kanuni Süleyman zamanında Mimar Sinan tarafında yapılmış. Kullanım amacına göre de binanın ismi değişmiş, bir dönem zindanmış mesela. O zamanlar Kara Kule gibi bir isimle adlandırılmış, sonradan da bütün kanlı geçmişini silmek için beyaza boyanmış ve Beyaz Kule olarak anılmış. Şimdilerde doğal taş rengi olsa da adı artık Beyaz Kule olarak kalmış. içi müzeymiş ama biz gezmedik. 

Bizi öğlen 3 gibi Beyaz Kule'nin önünden aldılar otellerimize götürmek üzere. Normalde Selanik dışında kalacağımızı düşünüyorduk ama bizim otelimiz şehir merkezinde çıktı. Biz de o kadar çok yürüdük, o kadar yorulduk ki biraz dinlenelim bari deyip odamıza çıktık. 4 saat uyumuşuz söylemesi ayıp.

Selanik kocaman kaldırımları, cafeleri ve barları ile güzel bir şehir gerçekten de. Üstelik benim düşündüğümden de çok büyüktü. Bütün kaldırımlarda cafelerin sandalyeleri var ama hiçbir yerde Türkiye'deki gibi nerden geçsem nasıl yapsam diye düşünmüyorsunuz. Çünkü kaldırımların hepsinde yayaların geçmesi için gerekli boşluklar bırakılmış. O zaman da sinirlenmiyorsun tabii. 
Akşam Uğur illa tavernaya oturalım diye tutturdu. Bir de yemek derdimiz oldu. Yunanistan'da sonuçta büyük bir ülke ve her bölgesinde de farklı yemekler var. Uğur inatla Rodos'taki yemekleri arıyor, ama Selanik'te tamamen farklı bir mutfak var. Genel olarak balık üzerine yoğunlaşmışlar. Çarşı içinde denk geldiğimiz ufak bir tavernaya oturduk. Tamam kabul ediyorum ki bize gelin oturun diyen çocuk çok yakışıklı olduğu için de oraya oturmak istemiş olabilirim;) Gene hayli doyurucu bir yemek yiyip, gene Türkiye'ye kıyasla komik bir ücret ödeyip kalktık. Sonra neden bizde turizm bitiyor? Neden acaba? Bodrum'da 12 liraya 0.5lt su sattığınız için olabilir mi?

Ertesi gün yol üzerinde duraklarımız Kavala, Gümülcine, Dedeağaç. Bunlardan sadece Kavala'da mola verdik, ötekilerin içinde otobüsle geçtik. Özellikle Dedeağaç çok güzeldi. 
Kavala'yı da bilmemeniz imkansız tabii, Kavalalı Mehmet Ali Paşa sebebiyle. Kavala esasında yük değişim yeri demekmiş, limanı nedeniyle sanırım. 




Bu da ne yazık ki önce camiye sonra kiliseye çevrilen bir kilise. İnanılmaz  bir şey ama Osmanlı neredeyse bütün kiliseleri camiye çevirmiş, sonra da kalkıp kimsenin dinine karışmadık diye konuşuyor olmaları da çok enteresan gerçekten de. 




Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın evi Kavala'nın tepesinde gibi. O yüzden de yokuş yukarı çok keyifli bir yol yürüyorsunuz. Mehmet Ali Paşa'yı Osmanlı reddettiği için evinin düzenlenmesini falan hep Mısır devleti yapıyormuş. 

Bu yol üzerindeki restaurantlardan birinde yemek yedik. Önceki gece Selanik'te de yerken birisinin beyaz şarap gibi bir şey içtiğini görmüştüm ama anlamamıştım ne olduğunu. O gün oturduğumuz yerde sordum. Malamatina dedi garson çocuk. Genelde Cola ile karıştırıyolar dedi, ben orda koptum zaten. Cola ile karıştırılarak içilen bir içki hiç içime sinmez. Ama baktık ki 2 euro, hadi alalım deneyelim dedik. Açmak istediler, açmayın evde içeceğiz dedik. Henüz içmedik. Ama arkamızdan koşup bize iki tane bardak getirdiler. Bu bardaklarla için dediler. Nasıl ki rakının, uzonun bardağı varsa, Malamatina'nın da var bardağı sonuçta. Eskiden şarap fıçıları çam reçinesi ile kapatılırmış ve onun kokusu sinermiş beyaz şaraba. Retsina denilen bir şarap türüymüş bu yani. Malamatina markası tabi ki. 






Mehmet Ali Paşa'nın doğduğu ev. 



Geldik bir gezinin daha sonuna. Selanik çok yakın bir destinasyon gerçekten de. Bir hafta sonu atlayıp otobüse de gidilebilir. Bizim Yunanistan seferlerimiz bitmedi.  Eylül'de gene bir Atina turu var sanki;) Hadi bakalım. Hepinize şimdiden iyi bayramlar.

Sevgiler.