8 Eylül 2013 Pazar

Atina Atina 1. Gün

Merhaba;


Yazmayı unuttum evet. Hayatta o kadar çok şey oldu ki. Kişisel depresyonlarımı bile bir kenara bırakmak zorunda kaldım. Neden? Gezi olayları yüzünden. Hala da memleketimizde bu akdar karmaşa varken kendim için üzülmeyi bencillik olarak görüyorum. Kendi kendime üzülüyorum, bırakıyorum. Açıkçası insanlarla bir araya gelince de konuşulan şeyler hep aynı tabi ki. Neyse, bunlarla ilgili bir yazı yazacak mıyım bilmiyorum hiç. Ben size taaaaaa Nisan'da gittiğimiz Atina'yı anlatayım diyorum.

Önceki yaz yaptığımız Rodos-Kos seyahatinden sonra Yunanistan'ı çok sevdiğimiz için bir de Atina'ya gidelim dedik. 23 Nisan'da bunun için uygun bir tarihti. 3 günlük Atina seyahati hiç fena değil yani. İstanbul'dan da Atina'ya zaten 1.5 saat gibi kısacık bir uçuşla ulaşabiliyorsunuz, oh çok güzel.

Şimdi herşeyden önce şunu belirteyim, gördüğüm bütün Avrupa şehirleri gibi (ah lütfen Belgrad'ı es geçelim) Atina'da da gelişmiş bir metro-banliyö ağı var. Havaalanından banliyö trenine binip, ordan da metroya geçerek, metro çıkışında da sadece 200 metre yürüyerek otelimize ulaştık. O yüzden de ulaşımla ilgili endişeye gerek yok. Biz Karaiskaki metro durağı yakınındaki Nafsika Otel'de kaldık. Çoğu zaman otel tavsiyesi verecek insan ben değillimdir. Biz açıkçası genellikle lüks aramıyoruz, temiz olsun yeter diyoruz. Elbet Atina'da kendi bütçenize uygun bir otel bulacaksınızdır.

İlk gün Atina'ya varışımız geç bir saatti. Gezmeye esasen ikinci gün başladık diyebiliriz. Kahvaltının ardından Acropolis'i görmeye gittik. Oteldeki görevli Parthenon'dan çıkan herşeyin müzede olduğunu, o yüzden de müzeyi de es geçmememiz gerektiğini söyledi, ki zaten öyle bir fikrimiz de yoktu.  Öncelikle müzeyi gezelim, sonra da Parthenon'u görürüz dedik ve müzeye girdik. Gerçekten de ellerinde kalan, Acropolis'ten çıkardıkları herşeyi müzede sergiliyorlar. Ellerinde kalan diyorum, ne yazık ki Yunanlılarda bizim gibi pek çok kalıntılarını İngilizlere kaptırmışlar. Koskoca Nike heykelini alıp gitmiş İngilizler. Müzede bazı yerlerde fotoğraf çekmek yasak. Mesela bu heykeller ve sikke fotoğrafları kaçak. 


Ama içerde antik Yunan ile ilgili pek çok kalıntı, bulgu var. Hayli de büyük bir müzeydi. Yalnız şöyle bir durum oluşmadı değil. Antik Yunan toprakları aynı zamanda Anadolu'da olduğu için müzede gördüğümüz pek çok nesne bizdeki müzelerde de görülebiliyor. O yüzden de o kadar büyük bir müzede ufak bir daralma yaşayabiliyorsunuz. İnsan bir yerden sonra iyi de bunlar "çanak çömlek" entellektüel seviyesine geliyor. Bizden farkları ise şu. Bizde gözlemlediğim kadarıyla genellikle parçalar birleştirilmiyor. Yani diyelim ki bir çömleğin kulpları, ağzından bir parça, biraz da gövdesi bulundu. Aradaki parçalar ise yok. Yunanlılar aradaki parçaları alçı ya da seramik gibi malzemelerle yeniden oluşturmuşlar. Yani eğer bulunan şey gerçekten sadece bir çömlek kulbu değilse, o çömleği görmenizi sağlamışlar. Bizde genelde parçalar birleştirilmeden konuluyor. Mesela aşağıdaki fotoğraftaki heykelin neredeyse tamamını yeniden yapmışlar. Sadece sarı parçalar orjinal. Fotoğraf çekmek yasak değil:) Müzeyi gezmek bizim gibi ağır ağır gezerseniz yaklaşık 3 saat falan sürüyor.



Saat 12 gibi karnımız acıkmış bir şekilde etraftaki restaurantlardan birine oturduk. Yemeğimizle beraberde yarım litrelik bir karafta şarap içtik. Bakın bu çok önemli, kenara yazın.

Bir sonraki adımımız tabi ki Parthenon oldu ama o da ne? Ne yazık ki Yunanlıların "tembelliğini" unutmuşuz. Biz saat 2 gibi Parthenon'un kapısındaydik ama görevli saat 3'te kapanacağını ve bizim 1 saatte gezemeyeceğimizi söyledi. Şaşkın şaşkın ya saat 3'te ören yeri mi kapanır dedik ama, yapacak birşey yok. Keşke yemek yiyeceğimize Parthenon'u gezseymişiz diye düşündük. Aklınızda olsun, sadece Parthenon değil, bütün ören yerleri saat 3te kapanıyor. O yüzden de bu tür gezilerinizi ona göre planlayın.

Elimizdeki gezi planında Benaki Müzesi diye bir müzeden bahsediliyordu, bari onu gezelim dedik. Benaki Müzesi'ne gidebilmek için önce Sintagma'ya doğru yürüdük. Burada size bir bilgi vereyim, Sintagma MEtro İstasyonu Yunan eylemlerinde revir olarak kullanılan, eylemcilerinde toplandığı ana metro istasyonu. Ayrıca istasyonun tam arkasında Parlemanto Binası var, bu yüzden de çok simgesel bir yer. Sintagma'ya doğru yürüdük yürümesine de, ama o içtiğimiz yarım litre şarap bize nasıl bir uyku bastırdı anlatamam size. Ne yapacağımızı da bilemedik, esasında belki otele dönebilirdik ama nedense aklımıza da gelmedi. Bunun üzerine yapabileceğimiz ikinci şeyi yaptık. Yol üzeridneki bir parka girdik ve uyuduk. Evet resmen banka uzanıp uyuduk. Gerçi çok derin bir uyku olmadı ama gene de gözümüzün açılmasını sağladı. Ne bileyim, tavsiye etmem tabi ki sonuçta şehrin ortasında, elimizde makinalarımızla uyumamız çok güvenli değil ama oldu işte bir kere:D





Benaki Müzesi, Yunan tarihini anlatan özel bir girişim. O yüzden de zaten akşam 8'e kadar açıktı. Antik Yunan'dan başlayıp, modern Yunanistan'a kadar, Osmanlı mirasını da es geçmeyen güzel bir derleme yapmışlardı. Kıyafetler, evler, sanat, resimler. Bence Acropolis Müzesi ile ikisini ayı günde görmek hayli güzel bir deneyim oldu.










Esasında o şarabın etkisinden kurtulmak kolay olmadı, o yüzden de gezimizin geri kalanı boyunca bir daha gündüz içkisi içmedik. Ama ilk günü bitirip otele dönmek o kadar  da kolay olmadı ne yazık ki. Akşam yemeği, biraz hediyelik eşya alımı falan derken iyice yorulmuşuz. Neyse ki arada ertesi gün gideceğimiz gemi turunu ayarlamayı başardık. Sizi yarın ada gezisine çıkaracağım.


8 Mart 2013 Cuma

Karaköy'e Doğru

Geçen haftasonu Karaköy Güllüoğlu'na sütlü nuriye yemeye gidelim dedik, uzun bir tarihi yarımada turu attık ama çok fotoğraf çekmemişim. Fotoğraf çekmeyeli çok oluyor. İnsan alışkanlığını da yitiriyor esasında. Fotoğraflar sıradanlaşıyor farkındayım. Daha çok çalışmak lazım:))

Bir de az önce fotoğrafları yüklerken hatırladım, benim Ulaşım diye bir başlığım vardı. Ulaşımla ilgili fotoğrafları koyuyordum. Bu başlığa neden başladığımı da hatırlamıyorum ama hoş geldi gene kulağıma.

Güzel bir haftasonu olsun. 






17 Ekim 2012 Çarşamba

Tatilden Kalanlar - Kos

Merhaba;

Hayat öylesine hızlı gidiyor ki, bir önceki günden bir sonraki günün planını bile yapamıyorum bu aralar. İşte Kos yazısı da işte bugüne kaldı. Önemli değil. Geç olsun güç olmasın:)

Simi'ye geçecekken vazgeçip Kos'a gittik.12 adaların (Dodecanese) hepsini dolaşan deniz otobüsü seferleri ile ulaşım hayli kolay. Kişi başı 15 euro ise biraz üzüyor tabii. Ama deniz otobüsü seferlerinin İDO ile uzaktan yakından alakası yok. Biz çok rüzgarlı bir günde yolculuk etmemize rağmen pek sarsılmadan yolculuk ettik. Valizlerimiz kapalı bir bölümdeydi, isteyen yolcular açık havada bile yolculuk edebiliyordu. Diyorum ya İDO ile alakası yok, hayli konforluydu. Yolculuk yaklaşık 1.5 saat sürüyordu yanlış hatırlamıyorsam.


Rıhtım'da göreceğiniz ilk bina

Kos tabi ki Rodos'a göre küçük bir ada. Bizim gittiğimiz zaman aşırı rüzgar alıyordu. Genelde Ağustos ayında bir kaç gün böyle rüzgar alır dediler. Esasında Kos merkezden denize girilebiliyor ama hem çok dalgalıydı hem de çok yosunlu. İlk gün neredeyse öğleden sonra toparlanabildiğimiz için ancak Agl. Fokas'a gidebilecektik ama şehir merkezinden bindiğimiz otobüste durakları karıştırınca son durağa kadar gittik ve orada Therma'ya ulaştık. Therma kükürtlü sıcak suyun denize döküldüğü bir yer. Yunanistan'da istisna olarak gördüğüm tek plaj diyebilirim. Ne tuvalet var ne soyunma kabini. Dikkat diyeyim. Sıcak suyun denize doküldüğü yeri kayalarla çevirmişler, bir havuz gibi, suyun içine girip oturuyorsunuz. Sonra da yavaş yavaş yüzerek soğuk su tarafına da çıkabilirsiniz. Biz hayli zaman geçirdik sıcak su ile soğuk su arasında. Birinden çıkıp ötekine girerek geçirdik bütün günü. Az rüzgar alan bir yer olduğu için de hayli rahattık.  Bütün günü böyle tükettik. 

Therma'nın havuzu





Bisiklet kullanımı hayli yaygın, isterseniz kiralayabilirsiniz. Biz yürüdük.

Akşam yemeği için Uğur Caravan diye bir yer buldu Trip Advisor'dan. Hadi dedik gidelim. Öncelikle bulmakta biraz zorlandık çünkü merkezin uzak köşesindeydi. Giderken elimizde yeteri kadar nakit kalmadığı için de biraz huzursuzduk. Size buradan ufak bir hatırlatma yapayım. Rodos'ta kredi kartı hiç sorun yaratmadı ama Kos'ta pek çok yer nakit para istiyor, pek çok ATM'nin de İngilizce menüsü yok (Ya da biz ulaşamadık.) Aşağı yukarı yarım saatlik bir yürüyüşten sonra Caravan'a ulaştığımızda tatsız bir sürprizle karşılaştık, Caravan kredi kartı kabul etmiyordu. Orta yaşlı bir amca bize şimdi gelin, sonra ödersiniz dedi ama ben kabul etmek istemedim, ama adam da acayip ısrar etti, Uğur iki arada kalınca bana dönüp Türkçe olarak ne yapalım dedi. Ben de olur mu öyle şey, bugün gidelim yarın geliriz paramız olunca dedim veeee işte o an yakalandık. Hasan abi bizi kolumuzdan tuttu, Türk müsünüz siz gelin ben de Türk'üm dedi. Tıka basa doyduk eşinin yaptığı muhteşem yemeklerle, uzolarımızı içtik, sohbet ettik. Hasan abi bize nasıl bir eğitim aldıklarını, Atatürk'ü ne kadar çok sevdiklerini anlattı. Böylece önümüzdeki iki gecede yemek yemek için yer arama derdinden kurtulduk. Almanya'da yaşayan Rodos'lu Türk  bir teyzeyle tanıştık, onun gezi maceralarını dinledik. Bülent Ecevit Kıbrıs'ı alırken neden 12 adayı da almadı dediler dertlendiler. Ekonominin ne kadar kötü olduğundan bahsettiler. Her gece Türk muhabbeti ile geçti yani.   Siz de yolunuz düşerse mutlaka en azından bir gece Hasan Abi'de yemek yiyin.
Hipokrat'ın ders verdiği meydan ve ağacı


İkinci gün  Tingaki'ye gittik. Tingaki uzun kumsal şeridi olan bir yer. ÖZellike kumsal tercihi olanları tatmin edecektir. Ama denizi bence hiç güzel değildi, şu metrelerce yürümenize rağmen hala bel hizasında olan sulardandı. Çok rüzgar aldığı için de çok soğuktu. Sadece bir kere denize girdik, günü erken tamamlayıp geri döndük. Şehirde attığımız bir turda fotoğraf çekelim bari dedik ama galiba iyice deniz tatili moduna girdiğimizi çin pek fotoğrafta çekmemişiz ne hikmetse.



 Agora



 Şövalyeler Yolu




Üçüncü gün ise tam bir mucizeydi. Kos'un en uzak noktası olan Kefalos'a gitmeye karar verdik. Özellikle Kefalos köyünün hala tarihi bir köy olduğunu söylediler, mutlaka görün dediler. Şehir merkezinden bindiğimiz otobüs 40 dakikalık bir yolculukla bizi Kefalos'a ulaştırdı. Ancak burada tarihi hiçbirşey yok. Sıradan bir kasaba. Gitmenizle gitmemeniz birşey değiştirmez yani. Köy merkezi sahilde 4 km kadar yukarda. Otobüs artık geri döndüğü için sahile yürümek durumunda kaldık, neyse ki yokuş aşağı yürüyorduk ve tabi ki rüzgar vardı. Sahilde bir sürü restaurant var. Herhangi birini şezlonglarından yemeğiniz orada yemek koşulu ile yararlanabiliyorsunuz. Son derece sakin bir yerdi, bütün gün plajda yattık, arada kalkıp yemek yedik, ALfa biralarından içtik, denize girdik ve çıkmak istemedik. Deniz esasında Bodrum- Ortakent gibi. Küçük çalıllar, hafif serince bir su var. Ama ORtaken'ten daha temiz olduğuna kalıbımı basabilirim. Dalganın vurduğu yerde bile balıklar vardı. Son derece huzurlu ir gün geçirdik yani. Bu arada Alfa birası için de şunu demek istiyorum. Üzerinde "The Only Hellenic Beer" yazıyor. Tadının büyük bir numarası yok ama sırf ismi bile insanın içmesini sağlıyor. Zaten Yunanistan'da herşey Hellenic'ti. 







Kos'ta çok fazla Osmanlı etkisi var esasında ama Türklerden nefret etmişler, ne yazık ki güzelim camiler tarihin tozlu rafları arasına girecek gibi gözüküyordu. Türkler hariç herkesin eserlerni korumuşlar ama enteresanlar bir taraftan da. Örneğin şu en üst fotoğraftaki bina İtalyan yapımıymış ama onu da hiç beğenmiyorlarmış çünkü onların mimarisine uymuyormuş. 

Bizim göremediğimiz iki yer var. Birisi Zia isimli köy. Bütün adayı görüyormuş, günbatımı çok güzelmiş. Toplu taşıma ile gitmek mümkün değildi, araba kiralamak lazımdı. Diğeri de Askeplion. Ona da gidemedik. NEden? İkisinin de sebebi aynı. Çünkü biz denize girmek istediğimiz için zamanımızı sahillerde tüketelim dedik. Ama esasında Tingaki'ye gideceğimize önce Askeplion'a, sonra da Zia'ya gidebilirmişiz diye düşünüyorum.

Son günümüzde artık Bodrum'a doğru yola çıkmak gerekti. Bodrum'da da annemlerle bir gece kaldık, anlatmaya gerek var mı? Klasik Bosrum işte. Rodos, Kos ve Bosrum'u peşpeşe görünce bir süre sadece Yunan Adaları'na tatile gitmeye karar verdik. Yunanistan'da yemek için verdiğimiz paralarla Bosrum'da bir kişi doyamayız. Yemekli, salatalı, içkili, ikramlı sofralarda 30 eurodan fazla para ödemedik. Sahile gelirken makyaj yapan kızlar yok, avaz avaz ağlayan çocuklar yok (yanlış anlamayın, çocuk var arsız çocuk yok), bu çocukların arkasından bağıran anneler yok. Her tarafınıza bakan erkekler yok. Hayat öyle güzeldi ki, heralde bir süre (en azından paramız yettiğince) Türkiye'de tatil yapmayacağız gibi gözüküyor.

Bir  yazının daha sonuna geldik, sırada Belgrad yazımız var. Hadi bakalım:)

10 Ekim 2012 Çarşamba

Tatilden Kalanlar- Rodos

Merhaba;
Elimde yüklü bir fotoğraf serisi var. Bu gece ve en azından yarın gece yaz tatilini anlatmak istiyorum ki, haftasonundan sonra da Belgrad yazısı yazayım sizlere.

Biz bu sene yaz tatilimiz için Yunan Adaları'nı seçelim dedik. Ama vizesiz her adada iki üç saat kalan turlar yerine iki ya da üç adaya gidelim, adam gibi gezelim diye düşündük. Amacımız zaten denize girmek. En kolay gidilecek adadan başladık: Rodos. Rodos'tan da Simi'ye geçeriz belki diye düşünüyorduk ama Simi için hem pahalı hem de aşırı küçük dediler (Gerçi küçük olunca daha güzel olabilir tabii ama). Bunun üzerine rotamızı Kos'a çevirdik. Hadi bugün Rodos'a gidelim, yarın da Kos'a gideriz. 

Rodos'a Marmaris'ten 1 saatlik bir deniz otobüsü yolu ile ulaşılıyor. Günde iki kere sefer var, sabah 9 ve akşamüstü 5. Biz sabah 9a yetişemediğimiz için akşam feribotuna kaldık. Rodos'a geçtiğimiz zaman saatlerdir yoldaydık, Marmaris'te saatlerce Mado'da oturmak zorunda kalmıştık. Yorgun ve pistik. Binbir güçlükle bulduğumuz taksi ile otelimize ulaştık. Bir süre uyuduktan sonra otelimizin yönlendirmesi ile otelimize çok yakın olan Kipos restaurant'a gittik. Esasında restaurantları falan yazmayı çok sevmiyorum biliyorsunuz ama Yunanistan için durum çok farklı. Yemekler o kadar lezzetli ve boldu ki paylaşmak istiyorum yemek yediğimiz yerleri de. Kipos bahçe içinde gayet keyifli bir yer. Karnımızı doyurduktan sonra ufak bir tur atıp otele döndük ve yattık açıkçası. Ertesi gün otelimizin karşısındaki sahile gidelim dedik ama önceki gün başlayan rüzgar çok artmıştı deniz çok dalgalıydı. Resepsiyon adanın Doğu tarafındaki sahiline yürümemizi söyledi. Sonradan öğrendik kizaten akvaryumun batı tarafındaki sahillere "windy beach" deniliyormuş. Her ne kadar doğu tarafı da rüzgar alıyor olsa da en azından deniz dalga almıyordu. Genel olarak Rodos ve Kos'taki sahiller için şunu söyleyebilirim. Tertemiz tuvaletler, tertemiz soyunma kabinleri, hayli ucuz şezlong ve şemsiye kiraları. Özellikle temiz kabinler ve tuvaletler gözlerimin dolmasına sebep oldu. Bozcaada'daki kabinler bile leş gibi kokuyor düşünsenize. Neyse. Deniz  tabi ki bir Ege klasiği. Tertemiz, ne çok soğuk ne çok sıcak. Bütün gün sahillerde yatıp yuvarlanıp denizin tadını çıkardık.

"Windy Beach" demiş miydim? Bu dalgalar daha hiç bir şey.

Rodos'ta gidilebilecek çeşitli yerler var. Seven Springs, Lindos gibi yerlere şehir içinden turlar var, ama biz araba kiralayarak kendimiz gitmeyi tercih ettik. Zaten hepsini bir günde görebilirsiniz, araba kiralamak turlara katılmaktan çok daha ucuza geldi. Yanlış hatırlamıyorsam araba bir gün için 30 € civarındaydı. Turlarda zaten 15€ falan kişi başı. 

İkinci gün turumuza sabah önce Faliraki koyunda denize girerek başladık. Henüz çok erken olduğu için tertemiz ve bomboştu.






Faliraki'den sonraki durağımız Lindos. Burası mümkün olduğunca korunmuş bir köy. Kalesi var, sahili var, çok güzel bir yer. Ancak tabi ki bizler gibi gelen onlarca turist var. İnanılmaz kalabalık. Rodos şehir merkezinden daha pahalı. Örneğin öğlen yemeğini biz sadece iki kreple geçiştirdik. Açıkçası hava sıcaktı, kaleye çıkmak için hayli yol yürümek gerekiyordu. Biz cesaret edemedik, onun yerine denize girdik. Tabii eşeklerle de kaleye çıkılıyor ama ben çok korktuğum için yeltenmedik böyle bir işe. Denizi havuz gibi, kum sahili sevmeyen ben bile bayıldım bayıldım. Denizden hiç çıkmak istemedim ama daha yolumuz uzundu. 




Sonra neden battık:))



Küçücük çocuk bile biniyor ama ben korkuyorum.


Denizin güzelliğine baksanıza. 


Evet o kaleye biz çıkmadık:)

Bir sonraki durağımız Anthony Quinn Bay olarak adlandırılan yer. Bir rivayete göre Zorba'nın çekimleri sırasında orada yüzmüş. Bir rivayete göre ise oralarda bir yer almış bilmiyorum. Aşırı rüzgar sebebiyle fotoğraf çekememişim, zaten denize bile girmek çok zordu. Rüzgar hem üşütmeye başlamıştı, hem de kırbaç gibi dövmeye başlamıştı. Ama şunu söyleyebilirim ki gerçekten de çok güzel bir koy. Resmen filmlerden çıkmış gibi. Devasa kayalar sudan çıkmış, dipte bir sürü balık var. Fotoğrafları için google'a başvurun bu seferlik:D

Son olarak Seven Springs olarak adlandırılan tatlı su kaynağına uğradık. Burada sular 7 ayrı kaynaktan çıkıyor, içilebilecek kadar temizler. Biraz kalabalık, Türkiye'de göremeyeceğiniz bir şey değil ama gene de bu rotayı takip ettiğiniz zaman zaten yol üstünde. Uğramamak olmaz. 

Baraj kapaklarını açan çark sistemi. Tabi ki kilitliydi. 




Biz kale içinde kalmadık, esasında hayli de yol yürüdük hergün kaleye ulaşmak için. Ama gene de orada kalmadığımız için memnunum. Kalenin içinde son derece hızlı bir gece hayatı var, her tarafta yoğun bir kalabalık, barlar, restaurantlar var. Biz bir gece akşam yemeğimizi kalenin içinde yedik ama açıkçası Kipos veya Tamam restaurant kadar iyi değildi. 

 Kale içinde yer alan bir katedral


 Kulelerin üzerinde ejderhaları eksik. Ne kadar gotik.





Our Lady of Tsambika Manastırı Saat Kulesi. Evet saati yanlıştı. 

Hayli lezzetli dondurmaları aldığımız araba. 



Şövalyeler Yolu

Rodos'tan bahsedince Rodos heykelinden bahsetmemek olmaz ama tabi ki heykelden geriye kalan hiçbir şey yok. Onun yerine liman girişine heykeller koymuşlar ama esasında keşke Rodos heykelini yeniden yapsalar ya ne kadar güzel olur.

Genel tavır olarak bize Türk olduğumuz için terslenen kimse olmadı. Esasında ayrılıkları politikacılar yaratıyor bence. Yunanlılarla bizim aramızda pek bir fark yok. Aynı yemekler, aynı oyunlar, aynı sıcaklık. Hatta ve hatta bizden bir adım daha ilerdeler bence. Turist kazıklamıyorlar, son derece sıcak kanlı davranıyorlar.

Bizim bir sonraki durağımız Kos oldu. Ne Rodos ne de Kos çok geleneksel mimaride Yunan adalarından değiller, ama gene de çok çok güzeller. Rodos'ta mı kalırsınız, Kos'a ya da Simi'ye mi geçersiniz bu sizin kararınız, ama bence öncelikle Rodos'a bir adım atın. Helenistik dönemden gelip Osmanlı esintileri ile günümüze ulaşan adanın havasını içinize çekin. Bir dondurma yiyin, bir kadeh uzo için. 

Yarın akşamda benimle Kos'ta buluşun.