11 Kasım 2011 Cuma

Kapadokya

Merhaba;
Sanırım bayram telaşı bitti, pek çoğumuz işe başladık, bir kısmımız ise hala izinde, pazar gününü bekliyoruz gerginlikle. Bayram benim için biraz karmakarışık geçti. Bir yandan birkaç gün İstanbul'daydık, sonra Eskişehir'e gittik falan. Tam bir çorba olma durumu. Tabii yazılar falan kaldı gene bayramın sonuna. Yeni fotoğraflar gelmeden Kapadokya'yı ekleyeyim dedim.

29 ekim'de 3 günlük bir Kapadokya turuna katıldık. Ben bir türlü denk getirip Kapadokya'yı görmeyi başaramamıştım. Uğur üniversitedeyken gitmişti oysa. Şimdi eksik kalan bir Bartın Amasra rotası kaldı, bir de Kars Ardahan. Neyse. Perşembe akşamı Prontotur ile yola çıktık. Geceyi yolda geçirdik ve cuma günü bölgeye ulaştık. İlk durduğumuz yer Uçhisar Kalesi oldu. Esasında sabah daha erken bir saatte gelebilsek Uçhisar'dan göreceğimiz manzara çok daha iyi olacaktı diye düşünüyorum ama gene de fena değil. Uçhisar civarından özellikle vadiler arasında gezinen balonları çok rahatlıkla görebiliyorsunuz. Kişi başı ne yazık ki 100 euro dedikleri için biz balon turuna katılamadık ama böyle bir planla para ayırılarak gidilmesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle de sabah saat 5'te çıkan turlar soğuk olsa da hayli nefes kesici olmalı, güneşin doğuşunu izlemek anlamında. 

İkinci durağımız Uçhisar'dan sonra Göreme açık hava müzesi oldu. Kapadokya bölgesinde Müze Kart almak çok faydalı. Müze Kart 20 lira, sırf Göreme'ye girmek 15 lira. Göreme Bölgesi'nde küçük küçük bir çok kilise, yemekhane, mutfak görmek mümkün. Burası daha çok bir manastır havasında. Zaten rehberimizinde anlattığı kadarıyla, Hristiyanlar saklanmadan özgürce  dinlerini yaşamaya başladıktan spnra burası gerçekten de manastır olarak kullanılmış. Ancak kiliseler kayalara oyuldukları için hayli küçükler. En fazla 20-30 kişi girebilecek gibi içeriye. Bildiğimiz kiliselerden bir diğer fark ise vaftiz havuzlarının büyük insanların girebileceği boyutlarda olması. bunda da o dönemlerde Hristiyanlığı topluca kabul eden insanların olmasının etkisi var heralde. Ne yazık ki kiliselerde fotoğraf çekmek tamamen yasak. Zaten grupların içerde durması için izin verilen süre sadece 3er dakika. Bazı kiliseler tahrip olmuşlar, bazılarında ise çizimler son derece anlaşılır bir şekilde duruyor. 


Göreme'den sonraki durak ise Asmalı Konak dizisinin çekildiği Mustafapaşa köyü. Biz köyde çok az zaman geçirdik, konağı görüp ayrıldık gibi nerdeyse. Kapadokya bölgesinde görülen sütte kavrulmuş kabak çekirdekleri için kabak ayıklayan kadınları gördük. Ben bu çekirdekler bal kabağından çıkıyor sanıyordum ama yanılıyormuşum meğer. Bir ziraatçı çocuğu olarak bu konuda son derece cahil olmak beni utandırmadı desem yalan olur. 


Ürgüp'te kaldığımız otele gitmeden önce son durağımız Turasan Şarap Fabrikası oldu. Birkaç şarap tattık ama üretim mevsimi olduğu için mahzenlere indirilmedik. Dediklerine göre üretim döneminde mahzenlerdeki koku çok kesif oluyormuş. Ben beyaz şaraplarını beğendim ama kırmızı şaraplarından hiç bir zaman çok keyif almadım Turasan'ın. Aldık tabii birkaç şişe, maksat ekonomiye katkı olsun:)

Kaldığımız otel biraz konforsuzdu. Pek memnun kalmadık. Özellikle de gittiğimiz de odalarımızın soğuk olması canımızı sıktı ama aşırı derecede temizdi, bu yüzden de çok söylenmemeye çalıştık üşümediğimiz sürece. 

Cumartesi günü ilk durağımız Develi Vadisi'ydi. Develi Vadisi'nde de oluşumları devam eden kayalar var. Buranın özelliği sanırım kayalıkların kolaylıkla birşeylere benzetilmesi. Deve, Napolyon'un şapkası, İsa taşıyan Meryem gibi. Bizler burada kayaların üstünde atlayıp zıplayıp şımarık fotoğraflar çektirdik ama size gösterebileceğim pek birşey yokmuş meğer. Her fotoğrafta ışık çok önemlidir ama sanırım Kapadokya'da daha da önemli. Cumartesi günü pek ışık yoktu, fotoğraflarımızın hiçbirinde derinlik yakalayamadık.

Vadiden sonra kaldığımız bölgeye yaklaşık 40 km uzaklıktaki Hacı Bektaş-ı Veli'nin türbesine gittik. Beni zaten mistik şeyler her zaman çok etkiler. Aleviliğe çok yabancı olmamamıza rağmen beni en çok kadın ve erkeğin eşit olduğu bir ideal dünya fikri etkiledi galiba burada. Mevlevilikte ve Alevilikte de yer bulan çile çekme kavralarını pek kavrayamıyorum ve mantıklı da gelmiyor bana kışın okuduklarım sayesinde Mevlevilikten baya etkilenmiştim. Alevilikte benim için böyle bir etki yarattı. Zaten şu sözler herşeyi açıklamıyor mu?


Daha sonra bir halı atölyesine gittik. Açıkçası Türk halılarını bu kadar beğeneceğimi hiç düşünmemiştim. Yıllarca aynı model halıları görmekten sıkılmışım heralde annemlerin evinde ama burda onlarca halı açtılar, bu da onlarca farklı desen demek. Hatta koleksiyon halıları bile gösterdiler. hem de bu el halıları inanılmaz fiyatlara da değillerdi. Bir gün bir tanesini evimize almaya karar verdik, birkaç tane de beğendik zaten. Bu atölyenin özelliği çevredeki kadınları yetiştirmesi ve onlara iş olanağı sağlaması, bu yüzden de ben adamları daha da çok takdir ettim. 

Bir de ipek halılar için ipek böceği kozalarından iplik üretimini gösterdiler. Burdaki teknoloji pek ilerlememiş, önce kozaları sıcak suya atıyorlar ki iplikleri tek tek ayırabilsinler, sonra da bunları elleriyle sarıyorlar. Teknolojinin ilerlemesinin bir yolu yoktur heralde, sanırım her yerde aşağı yukarı bu şekillerde üretilir ama belki sarma işlemlerini de makinalarla yapabilirler. Bir ipek böceği kozasından yanlış hatırlamıyorsam 1000 metre civarında ip üretilebiliyormuş ki küçücük kozaya oranla inanılmaz bir rakam bu. 



Bir Avanos klasiği ise topraktan çanak çömlek yapımı. Seramik üretimi hep usta çırak ilişkisinde yürümüş, bu yüzden de ustaların artık çok azaldığını anlattılar bize. Atölyede çok güzel seramikler vardı ama inanılmaz pahalılardı gerçekten de.  Ben denemedim ama bu açrkın üzerinde hamura şekil vermek son derece zor görünüyordu. 
Avanos'tan sonra Paşabağ Vadisi'ne gittik, burası hep görmeye alışkın olduğumuz şapkalı peri bacalarının olduğu mekan. Şapkalı peri bacalarının oluşumunda üstteki toprak tabak ile alttakinin yapısı farklıymış. Alt taraf daha hızlı aşınmasına rağmen üst taraf daha yavaş aşındığı için şapkalı bir görüntü oluyormuş.Zamanla alt taraf çok fazla aşındığı için şapkalar da düşüyor. Ama bir yandan da başka yerlerde yeni peri bacaları oluşmaya devam ediyor. Yeri gelmişken peri bacası isminin de nereden geldiğini söyleyeyim. Bu yükseltilerin arasında rüzgarın uğuldamasını çok eskiden insanlar perilerin sesine benzetiyormuş, bu yüzden de peri bacası demişler. 


Cumartesi günü programımız çok yoğundu gerçekten de, günü bitirmeden göreceğimiz iki yer daha var. Bunlardan birincisi Çavuşin Köyü. Bu köyde 1950li yollara kadar insanlar hala dağdaki kaya evlerde yaşıyorlamış ama bu yıllarda olan bir göçük sonunda bir aile yok olmuş. Bunun üzerine yerel yönetim insanları kayalık evlerden çıkarmış ve dağın eteğine yeni bir yerleşim yeri kurmuşlar. Buraya Çavuşin Köyü denmesinin sebebi ise okuma yazma oranı çok yüksek olduğu için Kurtuluş Savaşı sırasında burdan askere giden herkes çavuş olmuş. yerleşim yeri de dağlardaki oyuklar olduğu için insanlar bu köyden bahsederken hep çavuşun ini demişler ve zamanla Çavuşin olarak kayıtlara geçmiş. Köyün tepesinden bakınca çok güzel bir manzara görülüyor. Arka tarafta hep oluşumları devam eden peri bacaları var. Ön tarafta ise yeşillikler içinde bir köy .

Bizim buradaki yürüyüşümüz rehberimizi kaybettiğimiz için biraz heyecanlı oldu. yukarı çıkmak çok kolaydı ama daha kısa bir yoldan inelim derken patikası olmayan bir tepede kalakaldık. Gerçi yanımızda yaşlı bir teyze olmasa atlaya zıplaya inerdik ama kadını da bırakamadık ve kös kös aynı yolu geri gidip inişe geçebildik. Buradaki bazı evler son derece büyüktü ama yükseklikler için aynı şeyi söyleyemem. Evlerin tavan yükseklikleri 2 metre civarında en fazla. 


Bir de bisikletli grup gördük karşı yamaçta. Çok keyiflidir eminim ama benim gücüm yeter mi bilemem.
Otelimize dönemden en son Üç Güzeller'i göeceğiz. Hikayeye göre birbirini çok seven iki genç aileleri birlikte olamlarına izin vermediği için kaçmış. Kaçak yaşadıkları sırada bir de çocukları olmuş. en son kızın ailesi bunların peşindeyken ve yakalanacaklarken Tanrı'ya yalvarmışlar, ayrılacağımıza taş olalım demişer ve o nokta da taş olmuşlar. Üç Güzeller anne, annenin kucağında bebek ve babadan oluşuyor. 


Cumartesi gecesi Ürgüp'te dışarı çıkmayı düşünürduk ama öylesine yorulmuşuz ki resmen bayıldık yemekten sonra. Pazar günü uğrayacağımız yer azdı ama İstanbul'a kadar yol uzun. 

Pazar sabah ilk önce Derinkuyu yer altı şehrine indik. Derinkuyu 8 kattan oluşuyor. Kapıda da yazdığı gibi gittikçe klostorofobik bir hal alıyor. İçerde binlerce insanın savaş zamanlarında barındığından bahsediliyor. Daha açılmamış pek çok bölgesi varmış ama binlerce insan nasıl orda barınmış bilemiyorum. Yukarıya açılan ama dışardan fark edilmeyen havalandırma bacaları sayesinde içerde sürekli temiz hava var. 

Sıcaklıksa o gün çok soğuk olmasına rağmen son derece optimumdu. Yalnız heralde 10 kilo falan daha şişman olsam merdivenlerden inmek zorlardı bünyemi. Bir de benim boyum 1.60, benden uzun insanlar için de zor bir durum oluştu yürürken. O döenmde kimsenin çok şişman ve çok uzun olmaması gerekiyor demek ki. İspatlanamamasına rağmen civardaki diğer yer altı şehirleriyle Derinkuyu arasında yer altı tünelleri olduğunda söz ediliyor. 

Aksaray sınırlarına girince göreceğimiz iki nokta kaldı, birincisi Ihlara Vadisi. Türkiye'nin en uzun, Dünya2nın ise ikinci uzun vadisi olan Ihlara Vadisi 14 km uzunluğa sahipmiş. Ben Ihlara Vadisi'ni daha önce görmüştüm ve daha uzun bir yürüyüş yapmıştık. Bu sefer sadece 2 kilise gördük, yürüdüğümüz mesafe ise taş çatlasa 500 metre idi. o 500 metre için 400 basamak iniyorsunuz, bence inmişken mümkün olduğunca çok yürümekte fayda var. 
Tuz Gölü'nü çocukluğumdan beri çok merak ederim. Babam Konya'lı olduğu için ben çocukken anlatırdı. Uğur'da daha önce gittiğinde görmüştü ve çok güzel fotoğraflar çekmişti. Bu sefer Uğur kadar şanslı olamadım, iyi bir ışıkta orada değildik. Gün batımında orda olabilseydik çok güzel bir manzara göreceğimizden emindim ama biz Tuz Gölü'ne vardığımızda zaten güneşte yoktu. Öte taraftan çocukluğumdan beri görmek istediğim gölde olamk ne kadar da etkileyiciydi anlatamam....






Sanırım ki çok uzun bir yazı oldu, umarım sıkılmadan okuyup sonuna gelebilmişsinizdir. Ben Kapadokya'yı çok beğendim ama anladım ki orada yapmak istediğim birkaç şey daha var.
1. Balon turu
2. Atla yarım günlük bir tur
3. Ihlara Vadisi'nde trekking.
Benim içimde kalanlar bunlar oldu. Bir de tura bağlı olmadan, ışığı takip ederek fotoğraf çekebilmek.  Bu yüzden de kısa süre içinde olamsa da çok yaşlanmadan Kapadokya'ya tekrar gideceğim gibi gözüküyor.

Herkese iyi geceler.


4 Kasım 2011 Cuma

Aslı-Ali


Aslı benim liseden arkadaşım, ta geçen ilkbaharda fotoğraflar üzerine konuşmuştuk. Eylül ayında fotoğraflarımı çeker misin dedi, tabi ne demek dedim. Hem İzmir'de iki gün geçirdim, hem eşi Ali ile tanıştım, hem de düğünlerine gittim. İkisine de bir ömür mutluluklar diliyorum. Bol fotoğraflı bir post olacak bu galiba. Kuafördekilerle başlayalım ama ben bu sefer hazırlık fotoğraflarından seçmedim hiç.

Bu fotoğrafı sanki daha önce görmüştük;)



Kuaförden çıkınca Göztepe Sahil'de birkaç fotoğraf çektik. Ama park yasağı olduğu için çok uzun duramadık.





İkinci durağımız ise Tarihi Asansör oldu. Orada da gelin damat çekimleri için yukarı çıkmayı yasaklamışlar. Biz de sokakla idare ettik, son derece güzel bir sokaktı.












Son durak ise Havagazı Fabrikası oldu. Aslı orda çok fazla gelin oluyormuş hep demişti ama şansımıza o gün kimse yoktu. Rahvan rahat çekim yaptık. 



Bu vintage gelin-damat fotoğraflarını ben istedim:) Klasik bir poz verdirdim sadece.

 Esasında içerde çekim yapmak yasakmış ama kimse yoktu, Ali'de çok tatlı dilli bir çocuk, kolayca içeri giriverdik. 









3 Kasım 2011 Perşembe

Doğum Günü Partisi ya da Yitip Giden İki Saat


Çok uzun başlık için kusura bakma sevgili okuyucu ama daha iyi dikkatini çekmek istedim. 

Tiyatro sezonu açılınca ilk dikkatimi çeken oyun Doğum Günü Partisi olmuştu. Birkaç gün sonra Yurda bilet alıyorum ben Doğum günü Partisi'ne dedi, çok memnun oldum. Bu sezon izleyeceğimiz ilk oyun buydu. (Şimdilik son oldu, Kasım ayında boşuz ne yazık ki.) Heyecanla Haldun Taner'e gittik.

Çok güzel bir dekor vardı gerçekten de sahnede. Esasında bir evin salonunu ve mutfağını görüyoruz, üst kata çıkan merdivenler, merdivenlerin sonunda da iki oda var. Ama  bütün dekor sahnenin sağına doğru meyilli. bir müddet geçekten de yamuklar mı yoksa biz göz yanılsaması mi diye tartıştık. Oyunda Cem davran, Jülide Kural, Özge Borak, Bahtiyar Engin, Mert Tanık ve Yıldıray Şahinler var. Oyun Nobel Ödüllü İngiliz yazar Harold Pinter'ın.  Zaten oyuncuları nedeniyle bile 1-0 önde başlayan bir oyun nasıl bizde ki bütün kredisini tüketti peki?

Herşeyden önce oyunun konusu ile ilgili küçük bir bilgi vereyim:  Bir sahil kasabasında yaşayan karı koca ve pansiyonlarının tek müşterisi olan bir genç adam. Dışarıdan gelen iki adam ve orada yaşayan bir genç kız. O gün doğum günü olmayan genç adam için bir doğum günü partisi düzenlerler. Ve korkunç eğlence başlar. Evet böyle yazıyor oyunun tanıtımında. Ve tam olarak herşey de böyle devam ediyor. Korkunç bir eğlence başlıyor.

Az çok entellektüel birikimi olan birisiyimdir diye düşünüyorum. Hayatımda hiçbir zaman böylesine sıkılmadım. Ben oyundan resmen hiçbir şey anlamadım. Arada uyudum, insanlar kahkaha attı, uyandım. Kesinlikle gülünecek hiçbir espri bulamadım. Oyun iki saat sürdü. Tiyatro oyunları ne yazık ki sinema gibi değil, sıkıldım çıkacağım da diyemiyorsunuz. Öylesine bunaldım ki salon üstüme üstüme gelmeye başladı.  Üstelik bu durumda olan sadece ben değilmişim. Sonradan internetten okudum, bizimkilerle de konuşunca anladım ki bu gerçekten de bir sürü insan benimle aynı şekilde düşünmüş. Şurada bir yazı var, oyunu anlamak için öncelikle çalışıp gitmeli ve Pinter'ı anlamamız gerektiğini belirten. Ne yazık ki ben böyle düşünmüyorum. Çalışıp gitmediysem bile, az çok eğitimi olan herkesin bir oyunu anlayabilmesi lazım bence. 

Şehir tiyatrolarında izlediğim en kötü oyun Leonce ile Lena'ydı bence. Üstelik onun sahnesi, dekoru falan da çok yormuştu beni. Gotik bir kabusun içine düşüveriyordunuz zaman zaman. Metinde birkaç güzel gönderme vardı ama yanlış hatırlamıyorsam ziyadesiyle uzun bir oyundu o da. Bu yüzden de göndermeler de uzun textins içinde kaybolup gidiyordu. Ama Doğum Günü Partisi sanırım Leonce ile Lena'yı bile sollayarak izlediğim en kötü oyun olarak liste başı oldu.

Bu deneyimden sonra Lüküs Hayat'a bilet aldım ki risk olmasın:) 

26 Ekim 2011 Çarşamba

Yas

Çok tatsız bir dönemden geçiyoruz. Önce şehit haberleri, sonra büyük felaket. Kimsenin içinden birşey gelmiyor biliyorum. Beylik laflarla devam edeyim, şimdi birlik beraberlik zamanı. Az önce Twitter'da gördüğüm trending topic gözlerimi doldurdu. Lütfen zaman ayırın ve okuyun: http://www.dipnot.tv/15304/TuRK-KuRT-KARDEsLigi-BU-isTE-eksi-sozlukte-Turkiyenin-konustugu-mesaj-.aspx. Birgün sen düşersen ben de seni kaldıracağım. Özellikle faşist söylemin alıp başını yürüdüğü şu günde çok anlamlı. Lütfen herşeye rağmen faşizmin gözünüzü kör etmesine izin vermeyin. Zaten Cüneyt Özdemir'in dediği gibi sefaleti deprem vurmuş. Ama bizler bu sefaleti azıcık durduralım. 

Belki şu anda terör için hiç birşey yapamıyoruz, bu tamamen politik bir iş. Ama Van'daki kardeşlerimiz için yapılabilecek çok şey var. Aşağıdaki linkten yardımlaşma ile ilgili bütün detaylara ulaşabilirsiniz.


Ölenler için elimizden hiçbirşey gelmiyor. Onlara Allah'tan rahmet, yakınlarına da sabır diliyorum. MEB'in açıkladığı rakama göre 63 tane de gencecik öğretmenimiz ölmüş. Eğitim camiamızın da başı sağ olsun.  

12 Ekim 2011 Çarşamba

Söğütlüçeşme



Bugün işe giderken ve iş dönüşü çektiğim birkaç kare. Her zaman olduğu gibi bilgisayarın başına oturunca gene Photoshopla ilgili bir sorun yaşadım. Bu seferde elimdeki Color Effects'in trial süresi dolmuş. Zaten ya PS'in ya bunun süresi doluyor. Aşağı yukarı her açtığımda aynı şey. Ya dedim aprası neyse verip alsam. Ama parası aşağı yukarı 150 euro gibi birşeydi. Yok artık dedim. Bu arada Color Effects'in 4.0 versiyonu çıkmış. Bu seferde onun trial versiyonunu indirdim. Yeni birkaç filtre eklemişler. Bir de filtrelerini gruplandırmışlar, wedding, architectural, landscape, travel gibi. Bu kategorilerin altında o işlem için en çok kullanacaklarınızı koymuşlar. Ben beğendim. Birkaç yeni filtre de vardı. Örneğin aşağıda göreceğiniz image borderlar gibi. Ben de biraz filtre bastım fotoğraflara affınıza sığınarak. Oyun oynadım esasında:)









9 Ekim 2011 Pazar