3 Eylül 2014 Çarşamba

Gene Komşuya Gittik: Sakız Adası



Esasında birkaç senedir olduğu gibi gene keşke tatile komşuya gitmiş olmayı isterdik ama bu sene hem ABD gezisi hem de Temmuz'da yaptığımız Bozcaada kaçamağının bütçemizde açtığı delikler yüzünden Türkiye'de kalalım dedik. Keşke demeseymişiz. Belki euro  3 lira diye dertlendik ama Türkiye'deki esnaf kendini kaybetmiş. Neyse. Bu başka bir yazının konusu olacak zaten. İzmir'e gittik tatil için ve geçen seneden kalan vizemizin de son günüydü. O zaman dedik yol Sakız'a gider. 

Çeşme'den Sakız'a 17 euro gidiş dönüş ücreti. Bir de Güney Sakız Turu vardı, kişi başı 20 euro. Gitsek mi gitmesek mi diye düşündük ama Uğur son dakika insiyatif alıp gidelim dedi. Eğer araba kiralamayacaksanız bu turu almanızı tavsiye ederim. 3 köy ve bir plaj görüyoruz, Feribotumuz 11'e doğru adaya vardı, zaten turumuz da 11.30 gibi başlayacaktı. Adanın çarşısında kısacık bir tur attık ve tura katıldık. Üç tane köy göreceğiz. Birincisi seramikleri ile ünlü Armolia. 


Armolia'da bir kaç tane seramik atölyesi vardı. Bazılarında gerçekten de birbirinden güzel seramikler vardı ama gerçekten de pahalılardı. Aşağıdaki fotoda gördükleriniz nispeten gücümüzün yetebileceği şeylerdi ama onlar da o kadar ilginç değil kabul edelim. 


 

Tabiki Sakız Adası'nın en büyük özelliği sakız ağaçları. Dünya üzerinde sadece ama sadece Sakız Adası'nın güney kısmındaki ağaçlardan toplanan sakızların ekonomik değeri varmış. Rehberimiz Türkiye'deki sakız ağaçlarının bile istenildiği gibi kaliteli sakız üretmeyeceğini söyledi. Dediğim gibi sadece bu bölgedekiler kıymetliymiş. Gerçi bu sakız denilen mereti de Türklerle Yunanlılardan başka seven yok ki. "It's disgusting" diyorlar.  


İkinci durağımız çok iyi korunmuş bir ortaçağ köyü olan Mesta. Sakız adası eskiden çok zengin bir ada olduğu için çokça korsan saldırısına maruz kalırmış. İnsanlar bununla mücadele edebilmek için değişik bir mimari yapı oluşturmuşlar. Evleri birbirine çok yakın yapıyorlarmış. Evlerin dış cephesinde hiç pencere olmazmış. Köyün ortasında da bir gözetleme kulesi olurmuş. Bu kuleden herhangi bir baskın anında köye haber uçarmış ki herkes savunma durumuna geçebilsin. Rehberin anlattığına göre aşağıdaki fotoğraflardaki dış cepheye açılan pencereler çok sonradan açılmış. 











Domatesleri böylece kurutuyorlarmış, kışın ortadan ikiye kesip yemeğin içine atarlarmış. Pek çaba sarfetmeden salça yapıyorlar yani. 



Son durağımız ise Pirgi. Pirgi'nin iki farklı özelliği var. Birincisi binaların dışında gördüğünüz süslemeler. Bu süslemeleri yapan sadece altı tane usta kalmış. Binayı önce sıvıyorlar, sonra üzerine gördüğünüz gri sıvayı atıyorlar. Bu sıvayı da adadaki volkanlardan elde ediyorlar. En son beyaz boyayıp sonra da desenleri yapıyorlar. Esasında bence güzel değil ama sonuçta bu kadar büyük bir çaba ile yapılan bir el emeğinden bahsediyoruz. Üstelik yıllar önce zaten evlerini neyle süslesinler ki? Bir el sanatının yok olması çok acı gerçekten de. 











Pirgi'nin ikinci özelliği ise şu yukarıda gördüğünüz kapı. Bu kapı Kristof Kolomb'un kapısı. Kolomb seferlerine çıkmadan önce Pirgi'ye gelip aylarca kalırmış. Sakız adası sadece sakızı ile değil denizcileri ile de meşhur çünkü. Adanın yarısı armatör, yarısı da kaptan denirmiş. Köyde hala Kolomb'un soyu devam ediyormuş ve köydekilerin yarısının soyadı Colombus'muş. 

Mesta ve Pirgi'de insanlar kapılarının üzerinde anahtar bırakıyorlarmış. Hırsızlık hiç olmadığı için gönül rahatlığıyla bunu yapabiliyorlarmış. Üstelik komşular birbirlerini kontrol edebiliyormuş böylece. Özellikle yaşlı komşularının sağlıklarından endişelendikleri zaman. Rehberimiz sakın kapıları açıp içeri girmeyin dedi. Bu uyarı neden yapılıyor? Çünkü bizler garip insanlarız. Hiç düşünmeden insanların evlerine girmekte bir sakınca görmemiş ayıları barındırıyoruz içimizde. 

Şehir merkezine dönmeden önce son durağımız deniz molası. hiç fotoğraf çekmediğimiz Mavra Volia'ya gittik. Burası volkanik bir plaj. Tertemiz deniz, simsiyah taşlar. Gerçekten de çok güzeldi. Yunanistan'da gördüüğm adalar ve plajlar içinde çok sevdiğim bir özellik var. En ücra plajda bile duş ve kabin var. Üstelik mesela Çeşme'deki gibi paralı değil. Bu plajda da duş ve kabin olması sayesinde zaten sıcaktan da bunaldığımız çin koşarak denize girdik. Sonra da sahildeki restaurantlardan birisine oturup sardalye ve Yunan salatası yedik, bira içtik. Yolunuz düşecek olursa ve bizim gibi kısıtlı süreniz varsa bence önce denize girin sonra yemek yiyin. Yemek yetişmese bile, bu denizde yüzmeyi kaçırmayın derim. Ayrıca hemen şu linke tıklayarak fotoğraflarına bakın. 





Turla beraber şehir merkezine indik ve o da ne? Tabi ki Akdeniz ülkelerinde siesta çok bilindik bir şey ama Rodos'ta pek siesta yapana rastlamamıştık. Ama burası turistik bir ada değil, zaten Sakızlılar da adalarının turistik olmasını istemiyorlarmış. Saat 2'de paydos ederlermiş. Gerçekten pek çok dükkan kapalı. Pek çok derken, sadece bir kaç cafe açıktı o kadar. Genelde yaşam söyleymiş. Sabah 8 öğlen 2-3 arası çalışırlarmış. Sonra evlerine gidip öğlen yemeği yerler ve gerçekten de bir öğlen uykusuna yatarlarmış. Akşam üzeri dışarı çıkar, arkadaşları ve sevdikleri ile zaman geçirirlermiş. Rehberimiz bir süredir Yunanistan'da yaşayan bir Türk'tü ve çok güzel bir tespitte bulundu. Yunanistan'ın ekonomik krizini siestaya bağlamak hiç doğru değil, burda hayat böyle, alışveriş yapacak insanlar ona göre yaparlar alışverişlerini, ben Yunanistan'a gelip de buzdolabı alan turistte görmedim dedi. Sonuç olarak bizler ölesiye çalışıyoruz da ne oluyor? Sevdiklerimize, çocuklarımıza zaman ayırabiliyor muyuz? Üstelik bize de sürekli denmiyor mu yarın öbür gün kriz gelecek kapıda diye. 

Yukarıdaki fotoğraflarda iki adet çarşı fotoğrafı görüyorsunuz. İkisi de siesTa zamanı çekildi. Bana biraz da Sevilla'yı hatırlattı çarşı. Üzerindeki örtüden galiba. 

Biz özellikle tura katıldığımız için çok memnun kaldık çünkü eğerki tura katılmasaydık siesta zamanı çarşının ortasında kalakalacaktık. Esasında çok yakında plajlarda var ama onlar içinde şemsiye lazımdı. Yoksa kavrulurduk. O yüzden de tura katılmak gerçekten de iyi bir fikirmiş. 

Yunanlıların milli içeceği frappe demiştim galiba daha önce. Çılgın gibi içiyorlar frappeyi. Dedim ki ben de içeceğim bu sefer. Açık kafelerden birine girdik, menüde Greek Coffee vardı. Onun ne olduğunu biliyorum zaten. Türk Kahvesi. Ama tezgahta Beko kahve makinasını görünce güldüm gerçekten de. Merak ediyorum, bu kahve makinasını falan bile ürettik, neden Türk kahvesini güzel bir şekilde pazarlayamıyoruz?

Biz Sakız'ı da çok beğendik. Tarihi dokusunu hiç bozmamış bir ada. Sakızlılar da bunu korumakta kararlılar. Dönüşte feribotta kadının bir aman üstüne para verseler gitmem bir daha diyordu. Sen gelem ulan ayı demek istedim dönüp. Sen Bodrum'a git, Çeşme'de takıl. Ne anlarsın tarihten, doğadan? Eğer ki tatilden aradıklarınız Çeşme'de, Bodrum'da varsa lütfen siz de gitmeyin Sakız'a. Sakinliğini, dinginliğini ve kendi halindeliğini sevmeyeceksizni. Boşuna masraf etmeyin. Ama tarihe dokunayım, sakız ağaçlarını göreyim, biraz kafa dinleyeyim diyorsanız hemen sizi Ege'nin bu yakasına alalım.

Bu arada fotoğrafların hepsi cep telefonundan. Şaşkın olduğumuz için makina götürmemişiz. Bir şekilde anlaşamamışız çünkü. Cep telefonu fotoğrafları ile yazı yazmak istemezdim ama Sakız'ı da es geçmeye gönlüm razı olmadı. 

2 yorum:

Butterfly Cookie dedi ki...

Merhaba çok güzel ve faydalı bir yazı olmuş elinize sağlık:)
bu yaz biz de sakıza gitmeyi düşünüyoruz hangi turla gittiğinizi öğrenebilir miyim?

sezenyildirim dedi ki...

Merhaba Butterfly Cookie,

Kusura bakmayın fark etmemişim yorumunuzu. Biz Çeşme'den günübirlik bir turlarla gitmiştik. Yanlış hatırlamıyorsam Ertürk Lines'tı adı. Ayrıca adada da gene kendi ayarladıkları rehberle gezmiştik. Memnun kalmıştık turlarından. Belki kalmalı turları da vardır, web sayfalarını kontrol edebilirsiniz.

İyi tatiller şimdiden.