29 Ağustos 2014 Cuma

Amerika'ya Veda: San Francisco

Merhaba;

Geldik uzun mu uzun ABD gezimizin son durağına: San Francisco. Görmez olaydım San Francisco seni. Geldiğimden beri seni düşünüyorum, birgün geri dönmenin hayalini kuruyorum. Ne güzel şehrimizdin sen San Francisco. 

Ama San Francisco'dan önce size daha önce söz verdiğim LA havalimanına ulaşma hikayemizi anlatayım. Esasında Las Vegas'taki Çin turu LA havalimanına bırakıyordu ama bize dediler ki siz en başta havalimanı yazmamışsınız, sizden kişi başı 40 dolar alacağız. Ehh dedik yeter be, bu ne? Zaten LA'e varışımızla uçağımız arasında aşağı yukarı 4 saat var, metro ile gideriz biz dedik. Metroya binebileceğimiz Union Station'da Çinlilerden ayrıldık. LA'de metro ücreti 1.5 dolar. Bizim zaten kartlarımız vardı. Kartlarımıza para yüklememiz gerekiyor. Bu arada belirtmem lazım, üzerimizde sadece ve sadece 5dolar kalmış. 3 kişiden çıkan para 5 dolar. Kredi kartlarımızı ise bilet makinaları kabul etmiyor. Neyse dedik, aldık 5 dolara 3 bilet. Nasıl yapacağız, ne yapacağız bilmiyoruz bulunacak bir yol illa. Belki bir bankamatiğe denk geliriz. Önce kırmızı hatta, sonra maviye, sonra da yeşile bineceğiz. Ordan da otobüse aktarma yapacağız. Yol karmaşık ve meşakkatli anlayacağınız. Kırmızı hatta giderken ben yolun kapalı olduğu ve bu yüzden de trenlerin yavaş gittiği gibi bir ikaz duydum ama tam olarak ne dendiğini anlamadım. Nergisle Uğur'a hiçbir şey söylemedim çünkü benimle hep dalga geçtiler, sen her an bir felaket olabilir diye düşünüyorsun diye. Neyse, kırmızı hatta zaten iki durak gittik. O kadar ağır ilerleyoruz ki koşsak geçeriz treni. Kırmızıdan indiğimiz durakta büyük bir karmaşa var, her taraf polis falan. Bir taraftan da mavi hatta geçmek için kartlarınız tekrar okutun diyor anonslar. Biz zaten paniğiz, tren peronda. Koştum geçtim. Bu arada koşabilmemin sebebi turnike olmaması tabi ki. Sadece kart okuyucular var ama turnike yok. Nergis'te geçti, Uğur'da. Biz Nergis'le dalga geçiyoruz ama Uğur çok gerildi. Tren ilerledikçe gerginliği artıyor falan. Nergis en sonunda dedi ki bak benim İngilizcem kötü, polis bizi çevirirse polise derim ki ben o anonsları hiç anlayamadım İngilizcem kötü, bunlarınki benden kötü. Hoş polis pasaportuma baksa 6 aydır burda yaşıyorsun nasıl kötü olacakmış İngilizcen diyebilirdi. Neyse yeşil hatta gelince turnike vardı önümüzde ama çıkış doğrultusundaydı. Biz gene kart basmamış olduk. Hayır para istiyorsan giriş yönünde turnike koy değil mi? Uğur daha çok, daha çok gerildi. Surat astı, söylenmeye başladı ama artık olay bizim için komik bir durum almaya başlamıştı. Gülmekten kendimizi alamıyoruz. En son yeşilden de inince aktarmaya gelince ya dedik otobüste sorun çıkarsa. Neyse duruma bakalım, olmadı burdan taksiye bineriz falan diyoruz. Neyseki otobüste sadece kartını göstermen yeterliymiş, herhangi bir yere okutman gerekmiyormuş. Sonuç olarak LA metrosuna yaklaşık 10 dolar takmış olduk ama Uğur o kadar gerildi ki anlatamam. 

Bizi San Francisco'da arkadaşlarımız karşıladı. Oakland'de yaşıyorlar ve bizi evlerinde 3 gün misafir ettiler. 15 günlük sefaletten sonra o evde 3 gün kalmak, dostlarla sakin sakin zaman geçirmek, temiz banyolarda yıkanmak bize o kadar iyi geldi ki. Burdan tekrar misafirperverlikleri için teşekkür ederiz. Ordan ayrılıp Türkiye'ye dönmeyi bırakın,  evlerinden çıkmak istemedik. Neyse. 

İlk günümüz SF'nin klasik turist turu. Fisherman's Wharf'a gidiyoruz. Burası şehir içindeki limanlardan 39 numaralı olanı. Esasında bir balıkçı barınağı ama içinde çeşitli dükkanlar, restaurantlar var. Ama oraya gelene kadar yolumuz uzun. Öncelikle Çin Mahallesi'nden geçmemiz lazım. Sanki yeteri akdar Çinli görmemişiz gibi değil mi? Ama SF'daki Çin mahallesi de baya meşhur. Financial District, Çin Mahallesi, devamında da İtalyan Mahallesi bizi Wharf'a ulaştıracak. Yol boyunca aşağıdaki şapka dükkanı gibi, ya da plak dükkanı gibi pek çok karakteri olan dükkan göreceksiniz. Şehirlerin dokuları "kısmen" de olsa, korunuyor. Kısmen diyorum çünkü onların da dertleri var.  








Çin mahallesi New York'ta olduğu gibi burda da İtalyan mahallesini işgal etmiş. Ben İtalyan olsam uyuz olurdum. Çin kültürü çok renkli, inanılmaz falan ama Çinlilerle ya da genel olarak Uzak Doğulularla pek anlaşamadım. Çinliler inanılmaz asosyaller. Koridorda görüyor, günaydın diyordum ve korkup duvar kenarına pısıyorlardı. Ki ABD Türkiye'den çok farklı bu anlamda. Herkes birbiri ile selamlaşıyor. Otobüs şöforleri bile her binenle sohbet ediyor. Tayland'lı ev arkadaşlarımla olan muhabbetlerimi de biliyorsunuz zaten:))  


Bu dükkandaki amcalar 68'den kalmışlardı, o kadar hippiler, o kadar güzeller ki. Dükkana girip çıkmanız da hiç umurlarında değil. Bir şey sorarsanız cevap veriyorlar, yoksa kimse sizi rahatsız etmiyor.  




Wharf'a ulaştıktan sonra benim ilk merak ettiğim şey bu foklardı. İskelelerin üzerine çıkmışlar, yayılmış yatıyorlar. Birbirleri ile kavga edip bağırıyorlar. Esasında fokları daha önce Cape Town'da fok adasında görmüştüm. Kokuları dayanılmazdı. Burada heralde ters bir rüzgara denk geldik, kokudan rahatsız olmadık. Fisherman's Wharf'tan isterseniz tekne ile Alcatraz Hapishanesi'ne geçebilirsiniz. Üstteki fotoğrafta da hapishaneyi görüyorsunuz. Biz geçmedik, açıkçası bu güzle günde hiç içimden gelmedi kasvetli yerlere gitmek. 

Yürüdüğümüz yol hiç az değildi ve biz artık acıktık tabi ki. Göz kararı bir fish&chips restaurantına girdik. Birer bira, birer fish&chips o kadar iyi geldi ki anlatamam size. Dönüş yolunda artık street car'a bindik. Çok uzun bir sıra var tabi ki ama buna binmek lazım. Zaten bir ulaşım aracı değil, sadece turistik bir gezi aracı. 



San Francisco'nun çok yokuşlu, çok çok yokuşlu bir şehir olduğunu biliyorsunuz değil mi? Street car canlı bir roller coaster gerçekten de. Tamam yavaş gidiyor ama o kadar eğlenceli, o kadar keyifli ki. 
Akşamı bir Thai lokantasında tamamladık. Bana Thai'den ikrah geldi belki ama, bu sefer ki değişikti. Ev arkadaşımın pişirdiği yemekler gibi çok soslu, çok baharatlı değildi. Gerçekten lezzetliydi. Ama Thai yemeği benim için hala bir muamma. 

İkinci gün hedefimiz Golden Gate Parkı. Burası da Central Park gibi devasa bir park ama şehrin merkezinde değil, o yüzden de çok kalabalık değil. Uğur'un buluşmak istediği başka arkadaşları vardı,  biz Nergisle gittik, gezdik, dinlendik. Size fotoğraf gösteremiyorum, neden? Şaşkın olduğum için makinamı şarj etmeyi unutmuşum da ondan:) Ama park sakin, sessiz, serin. Devasa ağaçların altında. Kürek çekebilir, ya da bizim gibi beceriksizseniz deniz bisikleti kiralayabilirsiniz. Biz yaptık. Çok güzeldi:)  


Bu çekebildiğim tek görüntü neredeyse parktan:) 

Akşam iş çıkışı arkadaşlarımızla buluştuk, önce Castro'yu turladık. Esasında pek turlayamadık zira Castro'nun ortasındaki yolda tamirat vardı. Park etmek falan çok zor oldu. Castro SF'nin gay bölgesi ki zaten aşağıdaki devasa bayrağı gördüğünüzde nereye geldiğinizi anlıyorsunuz:) Gene herkesin birbirine çok saygılı olduğu bir yer burası. Gerçekten inanamadık. Tabi ki bu da ABD'nin her eyaleti için geçerli değil, her şehirde bir gay bölgesi yok ama bir şehirde bile olabilmesi büyük bir oaly. Bizde olsa o bölgeyi basarlar.


Akşam yemeğimiz bir Küba restaurantındaydı. Biz zaten parktan sonra yeteri akdar dinlendiğimiz ve bir taraftan da çok yürüdüğümüz için çok yorulduğumuzdan Nergisle kendimizi restauranta atıp bir sürahi sangria'ya gömülmüştük bile:) 

Aşağıdaki duvar Clairon Alley denilen sokak. Alley diyince de aklıma Diagon Alley geliyor:). Burda sanatçılar özellikle SF ile ilgili sorunlarını resmetmişler. Bakın aşağıdaki resimde mesela hoşlanmadıkları durumları anlatmışlar. 





Son günümüzde arkadaşlarımız bizi araba ile gezdirilmesi gereken yerlere götürdüler. Her şeyden önce iki gündür uzaktan görüp yanına ulaşamadığımız Golden Gate Köprüsü. Çok güzel bir asma köprü. Hava inanılmaz rüzgarlıydı (ki burası hep böyleymiş) Kuşlar bile uçmakta zorlanıyordu. 


Biraz yokuş demiş miydim?



Son olarak gittiğimiz yer ise Pasifik'te gün batımıydı. Pasifik'te gün batımını izlemek için ne yazık ki üzerinden aylar geçtikten sonra neresi olduğunu hatırlayamadığım bir kaç yerleşim biriminden geçtik. Arada durup okyanus balıkları yedik. 





İşte okyanusun kenarındayız, ayaklarımız suya değiyor. Nasıl güzel, nasıl huzurlu. Durup durup konuştukça bile hep bugüne geri dönüyoruz. Hep o anı özlüyoruz. O kadar güzeldi ki, gerçek olduğuna inanamıyoruz. 

SF'de gidilen en nemli gezme yerlerinden birisi de Nepa Vadisi ama bizim zamanımız kalmadı, gidemedik. Onun yerine Nepa'yı eve getirdik, evde şaraplar içtik. Hepsi birbirinden lezzetliydi. 

San Francisco'yu çok ama çok sevdim. Sanki bir Avrupa kenti ama Avrupa'nın sıkış tepişikliği de yok.  Sanki tam yaşanacak yer. Orası rakun, ceylan, kokarca görebileceğin bir yer. Öylesine güzel ki.

San Francisco, bir gün tekrar buluşmak üzere. Şimdilik Ci vediamo...

5 Ağustos 2014 Salı

Once in a Lifetime: Las Vegas

Las Vegassss!!!

Evet geldik ABD maceramızın en tuhaf bölümüne. Filmlere konu olan, efsanevi Las Vegas. Bir kere git, bir daha gitmek ister misin bilemem:D

Los Angeles'tan Çinli otobüs turu ile Las Vegas'a yola çıkıyoruz. Öncelikle kaldığımız otelden otobüsün kalktığı noktaya ulaşmamız lazım ki bunun için gene metroya bindik. Ondan sonra da bir 5 dakika yürüdük tabi ki benim kalp çarpıntılarım ve söylenmelerim eşliğinde. Sabahın köründe Los Angeles sokaklarında kimse yoktu, bu belki de iyi bir şey bilemiyorum ama başımıza bir iş gelmeden otobüsümüze ulaştık. Bir otobüs dolusu çeşitli yaşlarda Çinli ile beraber yola çıktık. Neden Çinli turu tercih ettiniz derseniz tamamen duygusal diyebilirim. Biz üç kişi gezdiğimiz için 2 kişi fiyatına 3 kişilik tur veriyorlardı ve kişi başı aşağı yukarı 60 dolara geliyordu. Ama burda bir parantez açayım, açıkçası benim tavsiye edeceğim bir tur olmadı. Bir kere Los Angeles'tan Las Vegas'a ulaşmamız 5-6 saat hatta belki biraz daha bile çok sürdü. Manzara tabi ki tuhaf bir çöl manzarasıydı ve ben çok sıkıldım. Rehberimizin İngilizcesi çok düzgündü ama her anlattığı şeyi bir de Çince anlatıyordu. Çince nasıl kafa ütüleyen bir dil anlatamam size. 

Akşam üzeri Strip'in en ucundaki otelimize vardırk. Circus Circus. Otelimiz eskiydi ama kötü değildi. Las Vegas'ta bütün oteller kumarhane ve büyük otellerin de hepsi bir tema üzerine kurulu. Bizimkinin temasını anlamak zor değil tabii. O sirk teması bana nasıl bastı size anlatamam. Temiz bir otel olmasına rağmen ben nefret ettim. 

Otele ulaştıktan sonra rehberimiz bizi akşam turuna çıkardı ve belli başlı otellerin içini gezdik. Aşağıdaki çiçekler ve çikolata şelalesi Bellagio'nun içindeler mesela. Bellagio hangi otel derseniz, Ocean's Eleven'ın geçtiği otel diyeyim.  Yarım saatte bir önündeki havuzda çok güzel bir su gösterisi oluyor. Biz iki kere izledik. Bir kaç farklı senaryo var. Bir kaç kere daha izlemek isterdim açıkçası. 
  









Paris temalı oteli gezmedik ama Venedik'i bolca gezdik. Hatta ertesi gece tekrar gezdik. Resmen San Marco Meydanı'nın aynısını yapmışlar. Kanallarda gondolla gezebiliyorsunuz, etraftaki dükkanlardan alışveriş yapabiliyorsunuz. Bizim en çok etkilendiğimiz otel bu oldu galiba. Bir de Ceasars Palace (ki kendisi de Hangover 1'in çekildiği oteldir) çok hoşumuza gitti. Para var huzur var diyeceğim ama Las Vegas öylesine tuhaf bir yer ki huzur var mı emin değilim. Mesela aşağıdaki fotoda da Old Town'ı görüyorsunuz. Burayı biraz hareketlendirmek için tavana LED ekran koymuşlar. Yaklaşık 1 km uzunluğunda bir caddenin üzerinin LEDle kaplandığını düşünün. İşte abuklukta son nokta bu diyebilirsiniz. Bir taraftan da her tarafta eskort kızlar, vücutların pazarlandığı bir sektör. Sadece kadınlardan bahsetmiyorum esasında erkeklerde böyleydi. Üstelik uyuşturucu kullanımınında çok yüksek olduğunu görebilyorsunuz. Burda sanki yaşlı muhafazakar teyzeler gibi konuştuğumu düşünebilirsiniz ama inanın ki öyle değil. Gencecik bedenlerin pazarlanmalarından bahsediyorum size. Açıkçası Las Vegas benim çok bayıldığım bir yer olmadı. Rahatsız oldum, huzursuz oldum. Zaten çölün ortasında yapay bir şehir. Sevmedim sevemedim. 





Ertesi gün sabah erkenden yola çıktık. Hedefimiz tabiki Grand Canyon'a ulaşmak. Biz daha çok kanyon görmek için South Rim'e gittik. Eğer ki daha turistik bir tur yapalım, zaten o kadar saat yol gidemem derseniz sizi North Rim'e alırız. Orada üstelik meşhur airwalk'u da kullanabilirsiniz. Bu arada, Grand Canyon'un gelirleri o bölgenin Kızılderili topluluklarına aktarılıyormuş. Biz saatlerce yol gittikten sonra South Rim'e vardık. Şunu söylemeliyim ki, i-na-nıl-maz etkilendim. Colorado Nehri'nin milyonlarca yıldır bu kayalıkları oyması ve şekillendirmesi baş döndürücüydü. Bize burda ne yazık ki sadece 45 dakika verdiler. Ki 45 dakika çok az bir süre. Gözlerim acıyana kadar bu çorak manzarayı izledim. Size  bir not düşeyim, Las Vegas'ın aksine burası hayli serin. Üzerinize kalın bir şeyler alın mutlaka. 

Not: Buraya daha çok Grand Canyon fotosu ekleyeceğim.  










Bir de dönüşte bizi Hoover Barajı'na götürdüler. Bu barajı da Transformers filminden hatırlarsınız. Arizona ve Nevada'nın eyalet sınırında. Görmezseniz bir şey kaybeder misiniz bilmiyorum. İki elektrik mühendisi olarak bizim bile ilgimizi pek çekmedi. Generatörünü, türbinini görmedikten sonra uzaktan baraj görmüşüm ne olacak:) Yalnız geçenlerde enteresan bir şey okudum. Dünya üzerindne insanlar silinse ne kadar sürede neler olur diye, bütün barajlar ve nükleer santraller durmasına rağmen Hoover Barajı özel yapısı nedeniyle bir  süre daha elektrik üretmeye devam edecekmiş. 

Son günümüzde gene Los Angeles'a dönmekle geçti. Keşke Los Angeles yerine Las Vegas'tan  alsaymışız uçak biletlerimizi ama bilememişiz.  

Size çok komik bir hikaye anlatacağım LA havaalanına ulaşmamızla ilgili ama o da bir sonraki yazıya kalsın artık. 

Burada bir dip not düşeyim. Çinli turlar evet çok ucuzlar ama tavsiye etmiyorum. Biz hem baya yorulduk, hem de esasında çok az yer görebildik. Eğer ki araba kullanabilirim derseniz LA'den araba kiralamak mantıklı olabilir ama mesafe çok uzun, tek şöförle o iş biraz zor olur. En az 2 kişi araba kullanabilirseniz öyle yapın. 

Biz pek kumar oynamadık. Zaten rulet falan bilen yok aramızda. Tek yapabileceğimiz kollu makinalar. Ben de onlardan Güney Afrika'da yeteri kadar oynadığım ve sıkıcı bulduğum için pek bulaşmadım açıkçası.  

29 Temmuz 2014 Salı

Batı Yakası'nın Hikayesi: Los Angeles

Herkese iyi bayramlar;

İyi bayramlar demek zor tabii, pek çok sıkıntı var dünyada. Olduğu kadar diyelim mi peki? 
Kişisel olarak bu bayramı diş ağrısı ile geçiriyorum. 20lik dişim hep sorunluydu, bu sefer başka türlü ağrıyor ne yazık ki. Sanırım çektirmek zorunda kalacağım. Bakalım şimdilik antibiyotik alıyorum. Her neyse.  

Amerika gezimize devam edelim mi? San Diego'dan sonraki gün Los Angeles ve Universal Studios turumuz vardı. Bu sefer Uğur bir firmadan şehir turu satın almış, bence mantıklı bir hareket olmuştu. Los Angeles'ta pek çok bina var, hiç birinin tarihi falan yok. Şu hot dog dükkanında Bruce Willis Demi Moore'a evlenme teklif etmiş, bu Burberry dükkanında bilmem kim alışveriş yapmış diye çeşitli dedikoduların olduğu bir turdu. Bu bilgilere internetten ulaşmak imkansız değildir elbet ama zordur. Bir rehber eşliğinde gezmek, hem de arabayı onların kullanması güzel oldu. 

Yakışıklı rehberimiz Gary eşliğinde ilk durağımız Venice Beach oldu. Burası pek çok filmde, klipte gördüğümüz meşhur sahil. Gerçekten de uçsuz bucaksız bir bir sahil. Gerçi yüzen kimseyi görmedim çünkü deniz çok dalgalıydı ama tam bir sörf cennetiydi orası. Bir süre kumlarda koştuk, Pasifik'e ayaklarımızı soktuk. Ama belirtmem lazım, California tam bir evsiz cenneti. Bütün sahil boyunca her taraf evsiz dolu. Size bir zarar vermiyorlar gerçi ama bilmem, dikkatli olmakta fayda var bence. 




Bir sonraki durağımız Beverly Hills. Los Angeles'ı çok fazla sevmedim ama yaşayacaksan Beverly Hills'te yaşayacaksın:) Ne de olsa zengin ve güzel bir muhit. 


Beverly Hills belediyesi bu tabelayı dikmek için tam 2 milyon dolar vermiş buradaki benzin istasyonuna. 



İnanmazsınız ama burası meşhur Kodak Tiyatrosu. Eski bir  pasajın içinde, eski püskü bir sinema. Rehberimizin dediğine göre, ödül törenleri sırasında sadece dışardaki kırmız halı ve sinema salonunun içi gösteriliyormuş. Pasajın içi hiç gösterilmiyormuş. 


Meşhur Hollywood yazısı. 



Walk of Fame. Esasında pek çok yıldızın fotoğrafını çekmişim ama blogda iki tane yetmez mi?

Ve bugunkü son durağımız Universal Studyoları. Esasında turda 4-5 saat gibi bir zaman ayrıldığı yazıyordu ama ne yazık ki biz stüdyolara ulaştığımızda saat 3tü. Kodak Tiyatrosu'nda anlamsızca uzun bir moda vardı çünkü. Turda saat 6ya kadar görünüyor. Gary bize dedi ki, saat 6da sizi almaya başka bir arkadaşım gelecek ama sizin oteliniz bizim rotamızda değil. Sizi yakın bir yere bırakmasını isteyin. Peki dedik, isteriz. Sonra bizden bahşiş istedi. Her ne kadar sinir olduğumuz bir yöntem olsa da,  ABD'nin olayı bu. Uğur'da 10 dolar verdi. Yalnız kişi başı 10 dolar alıyorum diyince acayip sinirlendik. Uğur param yok dedi. O zaman kredi kartı da alırım dedi Gary. Vay arkadaş dedik, adam resmen 30 dolarımıza göz dikmiş. Yürü git, bahşiş sen ne kadar istersen değil biz ne kadar verirsek olur demeyi nedense beceremedik. Kuzu kuzu 30 dolarımızı tosladık. Ve gerçekten bütün gün sinir olduk. Bir de bize Hard Rock Cafe'de indirim kuponu verdi. Gidip güzelce alışveriş yaptık ve kasada gördük ki o kuponların zamanı geçmiş. Sağ olsun adam yakışıklı yakışıklı kazıklamış bizi. Neyse. Gelelim Stüdyolara.

Yapılacak ilk şey stüdyoda size yaklaşık bir saatlik bir tur attıran trene binmek olacak. Bu trende Universal'ın kendi New York'unu, Jaws'ı, Desperate Housewives'ın sokağı Westeria Lane'i, Jurassic Parkı, Gringe'i ve pek çok filmi göreceksiniz. O uçsuz bucaksız okyanus sahnelerinin çekildiği küçücük havuza çok şaşıracaksınız. Dünyalar Savaşı'nda kullanılan uçağın Las Vegas'tan 60 bin dolara alındığını ama Los Angeles'a transfer edilmesi için 200 bin dolar ödendiğini göreceksiniz ve en sonunda da 4-5 boyutlu çok çok güzel bir King Kong   animasyonuna gireceksiniz. Anlatılacak bir şey değil gerçekten de, yaşamanız lazım. 4-5 boyutu inanılmaz güzel yapmışlardı. Heralde ilerde sinema teknolojisi bu noktaya gelecektir. 








Biz biraz şaşkın olduğumuz için önceki geceden fotoğraf makinamızı şarj etmeyi unutmuşuz bu noktadan sonra çekim yapmak ne yazık ki mümkün olmadı. Bir de stüdyoların içinde çeşitli animasyonlar, oyunlar var. Mesela 4 boyutlu Shrek filmi, mesela Kevin Costner'ın efsane filmi Su Dünyası. Burada bir parantez açayım, Su Dünyası gerçek oyuncuların falan olduğu bir performans o yüzden de günde sadece bir kaç kere gösteriliyor. Bence mutlaka girin. 

Nergis çok sevdiği için bir roller coster olan Mummy'ye girdik. Ben pek sevmem roller coster o yüzden de keyif almadım pek. 

House of Horror var bir de. Aman Tanrım diyorum. Nergis'le dalga geçerek girdik korku tüneli ne kadar korkunç olabilir ki dedik, kusura bakmayın ama altımıza sıçarak çıktık. Korku Tüneli'nin içinde  Frankenstein'den Chukky'ye kadar aklınıza gelip gelebilecek en korkunç filmlerden sahneler vardı. 

Artık saat 6ya geldiği için çıkmak zorunda kaldık ama esas aklımda İmge'nin iki kere bindiği, bizimse haftasonu gittiğimiz için aşırı kalabalıktan giremediğimiz Transformers kaldı. Açıkçası üzüldüm. İmge iki kere bindim diyor, ben oradaki tren hariç hiç bir şeye iki kere binmek istemedim. Bu Transformers'ta ne olabilirdi ki?

Kapıya çıktık, baktık bizim Gary orda. Dedi ki sizi otelinize yakın bir yere götürürüm ama şöyle bir durum var. Şu anda acayip trafik saati, ben sizi oraya kişi başı 30 dolara götürürüm. Dedik sen delirdin mi? Taksiye binsek? Aşağı yukarı aynı şey tutar burda taksiler zamana göre tarifelendiriliyor ve şu anda çok yoğun trafik var. Sonra nasıl olduysa gidip birisiyle konuştu ve bize dedi ki siz şimdi burda kalın, gezin tozun biraz daha. Dönüşte metroya binin. Burdan bineceğiniz hat iki durak sonra sizin otelinizin oraya çıkacak zaten. Los Angeles metrosu ile ilgili pek güzel şeyler duymamıştım ve bu fikri sevmedim. Güvenli mi dedim. Evet yeni bir hat sonuçta dedi. Biz de en azından trafik saati bitene kadar bekleyelim bari taksi biraz daha az yazar belki dedik ve Gary'den ayrıldık. O gün stüdyolar saat 8e  kadar açıktı. Hadi dedik geri girelim. Çıkarken ben fark etmiştim esasında çıkan insanlara damga basıyorlardı ama nasılsa geri dönemyeceğiz diye iplemedim ben. Ee nasıl gireceğiz? Biletin üstünde de tek girişlik yazıyor. Önce gittim görevlilerdne birisine derdimi anlattım. Çocuk beni başka bir kadına gönderdi ve dedi ki ona sorun, o yöneticimiz. Yöneticiye gittim, tam derdimi anlatıcam, kadın elimden bileti alıp barkod okuyucuya okuttu ve ta taaaa. Kapı açıldı. Kimseye bişi demek zorunda kalmadan girdik içeri. 3 kata aşağıdaki Transformers'a. Evet çok sıra bekledik. Ama gerçekten de inanılmaz bir deneyimdi. Müthiş bir animasyondu ve biz hala emin değiliz bindiğimiz vagon yere dik konuma geldi mi gelmedi mi:)) Hızla koşup tekrar binmek istedik ama ne yazık ki artık kapatmışlardı.

Stüdyoların yanında bir de saçma sapan bir sokak yapmışlar. Restaurantlar falan var ama o kadar ışıklı ve o kadar gürültülü ki anlatamam. Oralarda akşam yemeği için pizza yedik ve gözümüzü kararttık, zaten geriye 30 dolar toslamışız binelim şu metroya dedik. 

Önce stüdyolardan metro durağına olan shuttle'a biniyorsunuz. Yokuş aşağı tıngır mıngır iniliyor. Ordan da kırmızı hat metroya bindik. 2 durak sonra da indik zaten. Ben hala bikbikleniyordum esasında aman Tanrım ya başımıza bir şey gelirse diye. Karşımızda yaşlı bir kadın oturdu. Kadının yürüteci falan vardı. Nergis dedi ki, amma söylendin kadına baksana bu yaşta yürüteçle binmiş metroya. Dedim ki o teyzenin çalınacak bir şeyi yoktur, peki ya biz? Kendi aramızda konuşurken kadın bize siz Yunan mısınız dedi bize. Hayır dedik Türk'üz. "Ohhh, it is wonderful, I love İstanbul" diye muhabbete bir başladı teyze. Bu sefer de Uğur kesin bu işin altından bir şey çıkacak demeye başladı. Neyse ki çok kısa bir mesafe gittik, bir şey çıkmadan indik metrodan. 

Los Angeles metrosunda başımıza bir şey gelmedi bir kaç kere daha bindik ama gene de dikkatli olmakta çok büyük fayda var. Örneğin ertesi gün çok erken saatte bindiğimiz metro leş gibi sidik kokuyordu. Evsizler duraklarda yatıyorlar. Dediğim gibi, dikkatli olmakta fayda var. Bu arada metro ücreti 1.5 dolar. ABD'deki en ucuz  metro olabilir ama aktarma yok, her binişte 1.5 dolar vermeniz lazım. Biz bunu dönerken öğrendik, anlatacağım.

Otele doğru yürürken de bir grup kız bana "wow, I liked your shoes" dedi. (Bkn: Yukardaki Jack Nicholson fotosu) Evet ABD'nin delisi bol gerçekten de.

Yarın Las Vegas için yola çıkıyoruz. Hadi bakalım.