11 Temmuz 2016 Pazartesi

En Sonunda Almanya 1. Gün: Frankfurt

Merhaba;

Bir özlemin bitişi ile karşınızdayım. Sonunda Almanya'ya gittim. 2012'de Lale Almanya'dayken Noel için gitmek istemiştim. Ve ne oldu, neden oldu anlamadığım bir şekilde vize başvurum reddedildi. O zamanlar devlet memuruyum. O zaman küstüm Almanya'ya. Daha da gelmem dedim. Ama işte öyle olmuyor hayat. Bir taraftan da merak baki. Neyse topladım gene belgeleri, gene idata yolları. Bu sefer kabul ettiler başvurumu. Aldım vizeyi ver elini Frankfurt. 

Frankfurt'a bir cumartesi sabahı indik. Sabah 6 gibiydi uçağımız. Önceki geceden de bir sürü iş birikmişti. 2 saatlik uyku ile yollara düştük. Frankfurt - Darmstad - Frankfurt arası olacağı için rotamız bu sefer araba kiraladık. Havaalanından arabayı kapıp önce otele gittik, eşyaları bırakıp biraz dinlenelim diye. Söylemesi ayıp bir Mercedes verdiler bize, ben ki Mercedes sevmem inesim gelmedi. Dedim neden yürüyoruz, araba gitsin işte. Yolları da anlatmak istiyorum, 4er şeritli otoyolda etrafta hiç yerleşim yok, sağlı sollu her taraf ağaç ve yemyeşil (ABD'de de böyleydi ama Washington'da sadece). Tabii dedim Almanlar kıskanırsınız bizim yollarımızı. Sizin otoyol manzaralı evleriniz, plazalarınız, AVMleriniz yok. Siz bizim yollarımızı kıskanıyorsunuz. Ağaç dediğin nedir canım, bir AVMye benzer mi? Neyse sağımıza solumuza baka baka otelimizi bulduk, bir süre uyuduk yoksa güne saat 5te falan veda edebilirdik. 

Frankfurt'un ortasından Ren Nehri geçiyor. Benim gibi içinden nehir geçen şehirlerde büyüyen çocuklar için çok güzel bir şehir o yüzden. Resepsiyonist metro ile gidebilirsiniz dedi ama biz nehir kıyısından yürümeyi tercih ettik ufak ufak. İyi ki de öyle yapmışız. Koşanlar, piknik yapanlar, bisiklete binenler, ne ararsanız var.

Bu arada gitmeden havanın yağmurlu olacağını görmüştük, o yüzden de şemsiye aldık yanımıza. Sonra otelde "yaa saat 3 ile 4 arası yağacakmış, girer bir kafede bir şeyler yer içeriz taşımayalım boşu boşuna" dedik. Bu burda bulunsun.

Ren boyunca yürürken kültürler geçidine denk geldik, çeşitli ülkelerin halk dansları, yemekleri, insanları vardı. Esasında bütün gün de sürdü etkinlikler. Biz yanımıza para almadan gittiğimiz için önce para çekelim, bir de Goethe'nin evini görelim diye şehir merkezine doğru vurduk kendimizi. 




Tam şehir merkezinde dolanıp etrafımıza bakınırken yağmur da ufak ufak yağmaya başladı. Eh saatler üçü gösteriyordu, yağmurun başlaması makuldu. Biz de Goethe'nin evine doğru meyillendik ki şu bir saati kapalı bir mekanda geçirelim.

Goethe benim çok bildiğim bir yazar değil, sadece Faust'u okudum. Uğur'da askerdeyken Genç Werther'in Acıları'nı okumuş. Ben pek hatırlamıyorum, Uğur'da çok içinin sıkıldığını söylüyor. Eve gelirsek, bir kere ev 2. Dünya Savaşı'nda neredeyse tamamen yıkılmış, daha sonra tekrar inşa edilmiş. Esasında zengin bir Alman ailenin evini görmek anlamında güzel bir deneyimdi ama evde Goethe'ye dair çok fazla bir şey de yok gibi. Mobilyaların bir kısmı gerçek, bir kısmı ise yeniden yapılmış. 
Aşağıdaki görebileceğiniz gibi bir kaç tane saat var. ben alttakini beğendim ama daha aşağıdaki baya çirkin kabul edelim. 
  


Şu aşağıdaki ilginçti. Bu bir kukla tiyatrosu dekoru. Anneannesi çocuklara hediye etmiş, geriye sadece bu parça kalmış. Çizimleri de vardı hayli ilginç bir tiyatroymuş.Gerçekten eskiden çocuklara ne güzel oyuncaklar  veriliyormuş, şimdiki çocukların sadece tabletle oynaması ne acı. 
Saat 3'te başlayan yağmur, saat 5 civarında azaldı diyelim. Resmen gök yarıldı, biz evde 2 saat mahsur kaldık. Tabii şemsiyeyi Türkiye'den Almanya'ya taşıyıp yanımıza almadığımız için yağmur biraz azalınca en yakın DM'e gidip bir şemsiye kaptık. Üstün Alman teknolojisi şemsiyemle çok mutluyum ne yalan söyleyeyim:) Üstelik rengi de çok güzel, turkuaz. 



Köprüde yıllara göre sel seviyelerini gösteren işaretler var. Fotoğrafa almamışım ama en üstte 1300lü yıllar vardı. O kadarına çok inanamadım. Köprüyü geçiyoruz ve hedefimiz Apfelwein Wagner. Artık karnımız iyice acıktı. Ben bu restaurantı daha önce bulmuştum. Bu bölgede elma şarabı dedikleri bir içecek meşhurmuş. Biz Almanya'ya giderken hedefimiz bira sosis ve patates ile beslenmekti. Bira konusunda biraz beceriksiz çıktık ama sosise doyduk. Wagner tam "atları bağlayın, bu gece burda kalıyoruz. Hancı bize şarap getir" diyebileceğiniz bir yer. Eski usul bir Alman restaurantı.  Uzun masalarda oturup yanınızdakilerle sohbet edebiliyorsunuz. Tabii Almanlarla Türkler bir araya gelince kaçınılmaz muhabbetlere giriliyor; burdaki Türkler asla bu tür yerlere gelmezler, zaten kimse ile iletişim kurmuyorlar vb. Neyse ki gerçekten çok tatlı orta yaşlı bir çift vardı yanımızda, o yüzden sinirlenmedim. Güzel güzel sohbet ettik. Wagner'de bira yok, sadece elma şarabı içebilirsiniz. Elma şarabı ise ciderdan daha az aromalı bir içki. Sanki ciderın içine maden suyu katılmış gibi. Biz önce birer bardak içtik, sonra sürahiyi devirdik. Sevip sevmediğimden emin değilim ama içiliyor. Yemek olarak ikimiz de sosis aldık. Yıkılmıyordu ama güzeldi. Bu arada baya da makul bir hesap ödedik. Wagner atmosferi için gidilebilecek bir yer bence. 
  



Frankfurt Almanya'nın finans merkezi olarak geçiyor. Görüyorsunuz gökdelenleri bile fakir. Üç beş tane gökdelenle finans merkezi mi olurmuş, gelin Maslak'ı görün siz. Ne? AB Merkez Bankası mı var aşağıdaki fotoğrafta? Olsun, gene de finans merkezi falan olamazsınız, bizi kıskanmayın rica ediyorum. Şaka bir yana, yukarda gördüğünüz yapılar ve aşağıdaki Merkez Bankası binası haricinde Frankfurt'ta hiç yüksek bina yok, silüetlerini bozan bir yapı yok. Eskiden nasılsa bugün de öyle korunmuş. Frankfurt gördüğüm Avrupa şehirleri arasında en zayıflarından birisi. Çok güzel bir şehir değil, görmesek de bir şey kaybetmeyiz ama görünce hoşunuza gidiyor. Pek çok el sanatı dükkanı var. Belli ki yaşam standartları hayli yüksek. Gezmek için çok mu gerekli bilemem ama yaşamak için çok keyifli olacağı garanti. 


Bir tane büyük katedral vardı ama biz saat 6dan sonra ona ulaşabildiğimiz için kapanmıştı. Dış cephesi ile yetindik.  

Aşağıdaki fotoğraf saat 21:42'de çekildi. Biz bugün o kadar üşüdük ve yorulduk ki saat 22:00 gibi uyumaya gittik. Tabii bunda içtiğimiz bir sürahi şarabın da etkisi vardı bence.  


Siz gördünüz mü Frankfurt'u? 

29 Haziran 2016 Çarşamba

İstanbul....

14 Mart'ta da aynı şeyi yazmışım, aynı şeyi Ankara için paylaşmışım. Allah'ım bu nasıl bir acı? Biz nasıl yaşıyoruz? Bazen bu ülkeden çekip gitmek lazım diyorum, sonra diyorum ki ben niye gidiyorum ulan. Siz gidin. Terörünüzü, çarpıklığınızı, iğrençliğinizi alın gidin. Anasının dizinden, 6 yaşındaki çocuktan tahrik olanlar suçsuz insanları, masum çocukları öldürüyorlar. Ülkeyi açık bir tımarhane çevirdiniz bravo. Eserinizle gurur duyun. 

14 Mart 2016 Pazartesi

Ankara

Yürekler yangın yeri...


13 Mart 2016 Pazar

Tiyatro mu?

Merhaba,

Farketttim ki uzuuun süredir tiyatro yazmamışım. Tam olarak 2012'den beri. Amerika'ya gittiğim sene oyun izleyememiştim. Sanırım geçen sene de izlemedim. Neyseki bu sene biraz açığı kapattık gibi. Elimdeki programlara bakıyorum 6 adet oyuna gitmişim. Bir tane de bale var. Hepsiyle ilgili kısa kısa yazayım bari diyorum. 




12. Gece:  Bir Shakespeare klasiği. Şehir Tiyatroları bu sene oynamaya başladı ve biz de ya 2. ya da 3 oyunu izledik.Yolunu kaybetmiş, hiç bilmediği coğrafyada gözlerini açan bir genç kız,onu arayan ve onun da aradığı erkek kardeşi. Periler, kötüler, iyiler derken olaylar tam bir çorbaya dönüşür. Bir taraftan da komik tabii. Shakespeare biraz zor bir deneyim oluyor benim için. Önceden okumam, çalışmam falan gerekiyor tam olarak neler olduğunu anlamak için. Bu oyunda çalışamamıştım ama gerçekten de çok keyif aldım. Sanırım zaman geçtikçe oyunculuklar daha da oturmuştur. Kesinlikle tavsiye ederim. 


Zengin Mutfağı: Oyun 15 - 16 Haziran İşçi Eylemlerini ortasına alıyor ve bir zengin mutfağında çalışan insanların çevresinde geçiyor. Mutfakta çalışan kızın hayali biraz para biriktirip sevgilisi ile evlenebilmek esasında. Bir de aşçımız var, kızı koruması altına almış. Sevgili deseniz parasız pulsuz bir çocukcağız. İşçilerin oldukları yerleri ihbar edenlere para ödülü verileceği söyleniyor ve olaylar gelişiyor. Esasında hayatta bir siyasi görüşü olmayan insanların ne kadar çabuk savrulabileceğini, örgütlenmenin ne kadar önemli olduğunu ve sermayenin ne yapıp edip bizleri kullanmanın bir yolunu bulacağını gösteren çok güzel bir oyundu. Kesinlikle tavsiye ederim kaçırmayın. 


Şekerpare: Evet bildiğimiz Şekerpare. Hani şu İlyas Salman'lı, Şener Şen'li Neriman Köksal'lı Şekerpare. Hikayeyi anlatmama gerek var mı? Bence yok. Oyun nasıldı derseniz eh işte derim ama. Oyunculuklar kötü olduğundan değil ama kimse bir Şener Şen olamaz diye. Gerçekten de gözler o kadar arıyor ki bildiğimiz kadroyu. İzleniliyor, eğleniliyor orası kesin. Yalnız benim sevmediğim bir durum var. Engin Alkan neredeyse yönettiği her oyunda başrol oynuyor. Bugüne kadar sadece bir oyunda (İstanbul Efendisi) yönetmesine rağmen görmedim kendisini. Ben açıkçası biraz sıkıcı buluyorum bu yaklaşımı. Eminim çok değerli oyuncular ya da yönetmenler vardır. Hem yönetip hem başrol oynamak? Bilemedim.


İstanbul Efendisi: Bu oyundan gerekli tadı alamadığımdan eminim. Ümraniye Sahnesi'nde izledik ve orası gerçekten de çok kötü bir sahneymiş. Akustik kötü, seyircilerin oturduğu yerin eğimi az, bazen sadece önündekinizin kafasını görüyorsunuz.  Bu yüzden ben biraz sıkıldım açıkçası. Konusu ise astığı astık, kestiği kestik kadı efendimizin kızına aşık olan bir delikanlımız var, kızın da gönlü onda. Ama işte baba çok sert. Üstelik de çok yobaz. Yıldızlara bakıyor, fallara bakıyor ki herhangi bir hareketine karar verebilsin. Ama işte karşısında da feleğin çemberinden geçmiş esircimiz Afet Hnaım var. Ne yapacak, ne edecek bu çocukları bir araya getirecek. Bu sırada pek çok terslik olacak tabi ki. Müzikal değil ama müzikli bir oyun. Dediğim gibi daha iyi koşullarda izlenirse daha keyifli olabilir. Eskidne bu tür oyunalrı hep AKM büyük sahnede izlerdik. Şimdi AKM denilince gözlerim doluyor.



Oyunun Oyunu: Bu oyunu bu cuma izledim. Gerçekten de çok eğlenceli, çok komik bir oyundu. Zaten daha Şubat ayında oynanmaya başlamış. Konusu ise şöyle: Bir tiyatro ekibi Çırılçıplak isimli bir oyun çıkarmaya çalışıyorlar. İlk perde boyunca hep onların provalarını izliyoruz. İkinci perde de ise artık turneye çıkılmış, ekip bir süredir birlikte zaman geçiriyor. ikili ilişkiler gerilmiş. Bu sene izlediğim en ilginç oyundu diyebilirim. İkinci perdede değişen dekor çok etkileyiciydi. Bu oyuna bilet bulursanız mutlaka gidin derim.


Profesyonel: Profesyonel hep kapalı gişe oynuyor ve bilet bulmak gerçekten çok zor. Ama inanılmaz bir şey oldu. CKM'deki oyunson anda değişmiş ve yerine Profesyonel konulmuş. Bu yüzden de boş yerler vardı. Bize de biletleri Zeynep Abla aldı zaten benim haberim yoktu. Tekrar teşekkür edeyim burdan, çok güzel bir oyun izledim sayesinde. Bir yayınevi editörünün bir gün kapısı çalınır ve bir adam onunla mutlaka görüşmek istediğini söyler. Bu garip adam editörümüzün geçmişi hakkında pek çok şey bilmektedir. Editörümüzün gençliği "bir film şeridi gibi" gözlerinin önünden akar gider. Yetkin Dikinciler ve Bülent Emin Yarar öyle bir oyunculuk koyuyorlar ki ortaya anlatılmaz yaşanır. Gerçekten bilet bulabilirseniz mutlaka izlemenizi öneririm. Çok güzel bir oyundu.

Bir de son olarak baleden bahsedeyim. Biz Fındıkkıran'a gittik. Müzikler çok güzel tabi ki ama Türk balesi için hep söylenirdi zaten ayaklar pat pat yere vuruyor diye. Gerçekten de öyleymiş. Fındıkkıran'a nispeten daha modern bir yorum getirilmiş kıyafetlerle falan ama ben çok keyif almadım açıkçası. Bilemiyorum belki de çok bale kültürüm de olmadığı içindir. Gerçi ben St. Petersburg balesi izlemiş insanım ama:) Takdir sizin tabi ki. 

Esasında Mert Fırat'ın oynadığı En Kısa Gecenin Rüyası'nı izlemek istiyorum ama hem bilet bulmak hayli zor, hem de daha yazın Şehir Tiyatroları'nda Levent Üzümcü oynarken izlemiştim. Kararsızım çok:) Siz ne dersiniz? Peki bu aralar neler izlediniz?

10 Aralık 2015 Perşembe

Likya Yolu 5. Gün - 29 Ekim

Öncelikle Cumhuriyet Bayramımız kutlu oldu. Zeynep abla tüm ekibe forma yaptırmıştı Cumhuriyet Bayramı'nda giymemiz için. İşte bugün Cumhuriyet Yürüyüşü yapmış olduk böylece. 

Sabahleyin Karaağaç'tan yola çıktık. İlk önce Alınca'ya gidiyoruz. Önceki gün çay molası vermiştik hani çocuklar top oynuyordu. İlk hedefimiz Boğaziçi Köyü.  






Bu sefer yol uzun bir süre asfalttan gidiyor. Daha doğrusu biz öyle gittik çünkü patikada çok fazla arı kovanı vardı. Arıcılar da çalışıyordu. Sally tekrar arıların saldırısına uğramamızı istemedi.
Biz Bremen Mızıkacıları olduğumuz için tabi ki peşimize bir de eşek takıldı. Yol kenarında duruyordu, sonra bizi görünce peşimize takıldı. Bizimkiler elma verdiler hayvana. Dedim ki vermeyin gelmesin peşimizden birinin eşeğidir bu sonuçta. Hayvan bizi inatla takip etti, o sırada bir köylüye dedik ki abi bu eşek bizimle geliyor, alsanıza kiminse bu hayvan. Adam bize ne cevap verse beğenirsiniz? "Bizim köyde eşek yok, başıboştur bu hayvan." Yani sonuçta bir de eşeğimiz oldu. 


Kuzuya bakar mısınız? Mutlu aile tablosu resmen:)



Boğaziçi köyünde çay molası verdik, bizim Tiger Lily ve Likya'yı mola verdiğimiz teyzenin bahçesine aldık ama eşek kaldı tabii dışarda. Zavallı eşeği köyün köpeklerindne birisi kovaladı gerisini geriye. Hayır kovalayan köpek de ufacık bir şeydi. O eşek ondan nasıl korktu anlamadım. Açıkçası eşek gitti diye mutlu oldum. Gelen hayvanlara bağlanıyoruz, üzülüyoruz. Hem ortamından da uzaklaşmamış olacak. 



Boğaziçi'nden sonra rotamız Gey Köyü'ne ve Sidyma antik kentine doğru gidiyor. Biraz yokuş yukarı ama hayli keyifli bir yoldu. Uzun bir süre Tiger Lily ve Likya'yı kaybettik. Keçileri kovalamakla meşgullerdi. 
Yol boyunca pek antik kente rastlamadık, ufak tefek kalıntılar vardı elbet ama Sidyma'da genişçe bir nekropol gördük.  Enteresandı, antik kent bile terk edilmiş. Bir zamanlar burada canlı bir kentin olduğuna inanmak birazcık zor sanki. 




Hayatta gördüğüm en güzel köpek olabilir misin acaba Likya? 






N'oluyo orda?





Köyde bir evde öğlen yemeği molası verdik. Ev sahibi Likya'yı görünce aa gene mi bu köpek geldi dedi. Nasıl yani  dedik. E bu taa Kabak'tan takılıp geliyor insanların peşine, köylü istemiyor bunu tavukları boğuyor dedi. Bir Likya'ya baktık, bir de onu tavuk boğarken düşündük. Emin misiniz bu köpek o köpek mi dedik. Bir daha baktı. Evet işte boynunda işareti var dedi. Gene de çok emin olamadık gerçekten de doğru mu söylüyor diye. Ama bizim de bugünkü yolumuz buraya kadardı. Burdan sonrası minibüsle Kaş'a doğru olacak. Likya'yı Kaş'a mı götürmeliyiz, yoksa rotasını bildiği yerde mi bırakmalıyız emin olamıyoruz ama sonunda bırakmanın onun için daha iyi olacağına inanıyoruz. İçten içe Likya'nın yolu bildiğini hep düşünüyorduk. Kararsız kaldığımız yol ayrımlarında Likya hep doğru yolu bilmişti çünkü. Ama gene de Likya'dan ayrılmak o kadar zor geldi ki, minibüs giderken dönüp bakamadım zira inip kucaklardım hayvanı. Üstelik o gün çok doğru bir karar verdiğimizi düşünüyordum ama Tiger Lily'nin haberini aldıktan sonra açıkçası çok ama çok pişman oldum Likya'yı Kaş'a götürmediğimiz için. 

Gözler yaşlı Likya'dan ayrıldık, akşam üstü Kaş'a vardık. Duygu ile denize gireceğiz demiştik, atıverdik kendimizi denize. Şaşırtıcı bir şekilde deniz suyu sıcaktı. Çıkmak istemedik sudan. Dakikalarca yüzdük. 

Ben Kaş'taki 29 Ekim partisini çok merak ediyordum hayli hayal kırıklığı oldu bizim için. Evet her yerde yemek, içki, müzik var ne yazık ki çok düşük kalitede her şey. Tamam yemekleri denemedim belki onlar lezzetlidir ama müzikler o kadar kötüydü ki o ortamda olmak bile istemiyor insan. Resmen devasa bir köy düğünü ve ne yazık ki türküler çalınmıyor. Yöresel türküler çalınsa bence hem çok keyifli olurdu, hem de anlamlı. Zira bu Cumhuriyet Bayramı. Ama hayatı tespih yapmış çekiyorum kıvamında şarkılar çalıyordu. Tam bir hayal kırıklığı. 

Yorgunduk ama gene de gece 12yi buldu yatağa girmemiz. 

Özet:
Atılan Adım: 24738(Ortalama)
Yürünen Mesafe: 17.13 Km (Ortalama)
Ekip İnsan Sayısı: 10
Ekip Hayvan Sayısı: 2 - 3
Harita - Aşağı Yukarı 

5 Aralık 2015 Cumartesi

Likya 4. Gün

Merhaba,

Bir süre aradan sonra kaldığımız yerdne yürümeye devam ediyoruz. Ama bu yolculukla ilgili öğrendiğim ve gerçekten canımızı sıkan, hepimizi çok çok üzen bir konuyu da paylaşmak zorundayım. Ne yazık ki sevgili Tiger Lily bir yürüyüş sırasında zehirlenmiş ve kurtulamamış. Şimdi fotoğraflara baktıkça içim acıyor. İnsanoğlu neden böyle acımasız? Hayvanları zehirleme hakkınız bize kim veriyor? Doğaya bu kadar kötü davranarak varlığımızı daha ne kadar sürdürebiliriz? Huzur içinde yat sevgili Tiger Lily. Seni tanıdığım için çok mutluyum. 

En son Faralya'da kalmıştık ve 30 km yol yürümüştük. Bugün biraz daha az yürüyeceğiz merak etmeyin ama hem çok zorlu bir yoldan  yürüyoruz hem de çok dik bu seferki yolumuz.

Kahvaltıyı müteakip yola koyuluyoruz Faralya'dan. Köpek Likya'da bizimle. 





Bilmiyorum artık manzaralar ne kadar güzel dememe gerek var mı? Her döndüğümüz köşe birbirinden güzel sonuçta. 





Bu Hobbit evi gibi olan mekan Kabak koyunun üzerinde bulunuyor. Geceliği yaklaşık 1000 TL düzeyindeymiş, Tarkan falan gelip kalıyormuş. Biz geçtiğimizde sezonu kapamışlardı. Ama çeşmelerini, tuvaletlerini kullanmamıza izin verdiler. Bir de keçiboynuzlarını topladık. Sonuçta enerjiye ihtiyacımız var. 


Yol boyunca insanlar böyle taşlar dizmişler. Her geçen yenisini eklemiş. Bir taş da biz koyduk. Ben değil Zeynep Abla. Ben böyle işlere elimi sürmem, kesin deviririm çünkü.


Tam buralarda bir yerlerde yürürken bir şey oldu. Yolun her iki tarafında da devasa arı kovanı blokları vardı. Etrafımızda derinden gelen bir uğultu, vızzzzzzz diye. Bir şaşkın şaşkın durup tartışmaya başladık. Önceki gün kilosu 15 liradan bal almıştık ve gerçek bal mı değil mi emin olamıyorduk. Ama işte şaşkın şehirliler olduğumuz için bunu tam da arı kovanlarının olduğu yerde tartışmaya başladık. Esasında çok fazla kovan vardı, neden gerçek bal olmasındı. Şehirde bal ne kadar pahalıydı derken bir anda Duygu arı soktu beni diye çığlık attı. Dönüp Duygu'ya baktım ve kaşının üstündeki arıyı gördüm. O sırada Duygu saçımın içinde diye çığlık atarken Zeynep Abla ona yardım etmeye çalışıyordu. O sırada ben de kafamın içinde bir uğultu duymaya başladım. Kafamın içinde arı var dedim. Uğur koştu geldi, hayır yok dedi ama size anlatamam çok fena bir sesti saçımın içindeki. Bir taraftan da düşünüyordum: Acaba bal arısında mı hareket edip kaçırmak gerekiyordu, eşek arısında mı? Ama korkudan da tepiniyordum ve kaçınılmaz son geldi. Arı beni kulağımın arkasından soktu. Babam hep sinek sokması gibi derdi ama ben size söyleyeyim alakası yokmuş. Baya da çok acıyor. Beni hiç arı sokmadığı  için allerjim var mı yok mu bilmiyorum. Bir taraftan da ya allerjim varsa ve ölürsem diye korkuyorum. Üstelik kolumdan falan sokmadı ki, kafamdan soktu. Allerjim olmasa bile tepki gösterebilirim. Şah damarımın yanından soktu sonuçta. Neyse grupta doktar, eczacı var. Sally'de büyük bir ecza çantası taşıyor. Birer hap yuttuk, bir krem sürdük devam ettik yolumuza. 




Sally kendi boyunbağını çıkarıp bana verdi. Arılar sokmadan benim de olsaydı keşke. Şimdi burası bir kanyondu. Ve baya da zorlu bir kanyondu. Sanırım çok yorulduk ve dikkatli olmaya çalıştığımız için fotoğraf çekmemişim. İşte bir mola anında yukardaki gibi görünüyormuşuz. 



Kanyonun çıkışında bir bahçede mola verdik. Bu bahçeyi geçmişte bir köylü yapmış. Adam köyden bir kız istemiş, tarlası sapanı yok diye vermemişler. Adam da gelmiş, köyün biraz dışında bu zeytinleri dikmiş, kendisine bahçe yapmış. Yıllar sonra kızı alabilmiş. yıllarca burda yaşamışlar. 
  





Yürüyüşümüze Alınca'da çay molası verdik. Esasında saat 3 gibi buraya varabilseydik Karaağaç'a kadar olan 5 km için minibüse binecektik ama yetişemedik. Sally yol çok sıkıcı demişti. Asfalt ve gerçekten de çok sıkıcı bir yoldu ne yazık ki. Yukarda Yedi Burunlar'ı görüyoruz. 



Tam bir şehirli gibi çocuklara top kaçarsa ne yapıyorsunuz dedik. Bize en doğal cevabı verdiler: Gidip alıyoruz. Atan alır gibi bir kuralları da yokmuş. 















İşte 5 km'yi böyle yürüdük. Arada bulutlar gelip heyecan yaptırdılar ama genel olarak sıkıcı bir yoldu. 



Son geldiğimiz nokta Black Tree Cottages. İngiliz ve Türk bir çiftin yeriymiş. 50 dönümlük  arazide bir çiftlik. Biz gittiğimizde sezon çoktan kapanmıştı. Sally'nin hatırı için açık tutmuşlar biz gelene kadar ama tabi ki artık sonbahar her yere yayılmıştı. Şöminelerin yandığı zamanlarda sıcak, şömineler yanmadığında ise üşüdüğümüz bir gece geçirdik. Burda iki köpek daha vardı. İnanmazsınız ama ertesi sabah bir elimle Likya'yı ötekiyle Clara'yı seviyordum.  Köpeklerle de resmen iyi anlaşıyorum artık.

Özet:
Atılan Adım: 27731 (Ortalama)
Yürünen Mesafe: 18.4 Km (Ortalama)
Ekip İnsan Sayısı: 10
Ekip Hayvan Sayısı: 2 - 4
Harita - Aşağı Yukarı 
Not: Bu sefer haritanın bir kısmını şurdan aldım: https://www.google.com/maps/d/u/0/viewer?mid=z6AS4fDsgbTg.k3XLz2xeAT0k&hl=en_US