7 Nisan 2014 Pazartesi

Son zamanlarda Washington

Merhaba;

Son zamanlarda hayli keyifsizim. Artık çok sıkıldım bu ABD macerasından. ABD'de her şey mi yapay, her şey mi ruhsuz yahu? New York çok güzel ama Washington öyle mi? Gene de Sezen dua et haline de diyebilirsiniz tabii. Teksas'ta da olabilirdim değil mi?Gerçi belki Teksas'ta olmak Türkiye'de olmaktan da iyidir bilmiyorum. Neyse.

Çok zorlu bir kış geçirdik gerçekten de, o yüzden de çok bunaldım kabul etmek lazım. Zaten yalnızım. Evet yalnızım, sosyalleşemedim ben burda pek. Bir de üstüne kış, hem de en ağırından, kutuplardan gelen fırtınalarla falan hem de. Gün aşırı gelen "inclement weather alert, NVC is closed today" mailleri falan. Neyse şimdi şimdi artık bahar geliyor galiba. Ama gene de ben bir son kar sürprizi beklemiyor değillim. 

Burda da Japonya gibi cherry blossom mevsimi çok önemli. Ağaçları da zaten 1910 senesinde Japonya'dan istemişler, çok beğenmişler çünkü. 8 Nisan'da festival başlayacak, pek çok etkinlik var. Ama tabi ki çiçekler festival beklemiyorlar, açmaya başlamışlar. Gene de haftaya çok daha güzel olacaklarını düşünüyorum. Bu kirazlar meyve vermiyorlar. Belki de kiraz değiller bilmiyorum. Cherry blossom diyorlar ama. Yenilebilir bir meyvesi yokmuş ağaçların. Görüntünün çok güzel olduğunu inkar edemem. Jefferson Anıtı çevresinde yoğunlaşmışlar, haftaya tekrar gideceğim ki, tam çiçekli hallerini çekebileyim. 

National Mall'da metrodan inip anıta doğru yürümeye karar vermiştim, America sings diye bir etkinlik vardı. Lise çağına kadar olan çocuklar şarkı söylüyorlar, bir çeşit koro kurmuşlar. Bu bir bağış etkinliğiydi sanırım. Hİç umudu olmadığını hisseden çocuklara, umudu olan çocuklardan diyorlardı. 



 Biliyorum, Washington Anıtı'ndan bıktınız, ama burda da çok değişik bir şey yok ne yapayım?




Bu sefer ki anıtımız Jefferson Anıtı. Lincoln Anıtı gibi, gene bir Yunan mimarisi, içinde de amcamızın kendisi var. Jefferson, ABD'nin 3. başkanıymış. Kendisi ile ilgili detaylı bilgi için sizi Wikipedia'ya alayım. 

Esasında dün hava çok rüzgarlı ve kapalıydı. Soğuk değildi ama estikçe üşütüyordu. Bugünse aksine çok güneşliydi, keşke bugün gitseydim daha güzel fotoğraflar çıkabilirdi belki. 

Dönüş yolum üzerinde Smithsonian Kalesi'nin bahçesine girdim, çok güzel ağaçlar vardı gene. Botanikçi oldum resmen, çiçek fotoğrafları falan çekiyorum:)




Yukardaki kadeh sizce de Harry Potter'daki Ateş Kadehi değil mi?

Bir de daha önceden kalan fotoğraflarım var. Hatta taa NY gezisinden önce çekmişim, ne zamandır yüklemek istiyordum da, elim varmıyordu. Bunları da gene bir Lincoln Anıtı gezisinde çektim. Sanırım bale okulu için çekiyorlardı fotoğrafları. Konuşmalarından öyle anladım ben en azından. 








12 Mart 2014 Çarşamba

Berkin'in Ardından

Bütün gün durup durup ağladım, sinirlendim, öfkelendim. İçimden bağırıp çağırmak geldi. Hele de ülkeden  de uzak olunca hiçbir şey yapamamak iyice sinirlerimi bozdu. Sözlüklerdeki abuk sabuk yazıları okudum, insanlara daha da sinirlendim. Çamur gibi ağızlarından dökülenleri buraya yazıp sizi de sinirlendirmeyeceğim. Zaten siz de biliyorsunuz neler yazıldığını. ben başka bir şey yazacağım.



Bir arkadaşım Facebook'ta şöyle bir şey paylaşmış:


Küçücük çocuğun cenazesi mi olur... 
Mezuniyet olur, doğum günü olur, maçı olur...


Onun yazdığını okuduğumdan beri aklımda dönüp duruyor bu cümleler. Gerçekten küçücük çocuğun cenazesi mi olur? Olur da, böyle mi olur ya da? Ölüm hepimizin başında, kimseye dünyaya gelirken 100 yaşına kadar yaşayacağının garantisi de verilmiyor. Ama böyle de ölünmez ki.

Berkin gaz fişeğiyle vurulduğunda 14 yaşındaydı. 15 yaşına komada girdi, bir daha uyanamadı. 8 Mart'tan beri belli ki durumu çok kritikti, 16 kiloya düşmüştü. Bir insan 16 kiloya nasıl düşerdi hala bilmiyorum. Başka bir arkadaşım (kendisi diyetisyen) bilimsel olarak açıkladı, Tabi ki bu karşılaşılması mümkün bir durumdu. İyi bir şekilde beslenmesi gerekiyordu. Şöyle yazmıştı hatta: Ağızdan beslenemeyen hastaların, hastane nutrisyon takımı tarafından hastanın durumuna göre enteral veya total parenteral yol ile beslenmesi gerekir. Berkin'in doktorlarının ellerinden gelen her şeyi yaptıklarına inanıyorum. Umuyorum ki bu nutrisyon takımı her neyse Berkin'e de verilmiştir. Artık bir önemi de yok gerçi. 

Sonra tekrar düşündüm. O yaşta çocuğun cenazesi olmazdı diye. Kendimi düşündüm. O yaşlarda ne yapıyordum acaba? 14 yaşındayken ya 7. sınıftaydım ya da 8. Ben hazırlık okumuştum. Berkin'de ya 8. sınıftaydı, ya 9'a başlayacaktı. Bir yerlerde vurulmadan önce mezuniyeti için heyecanlanıyordu yazmışlardı. Ortaokuldan mezun olduğunu düşündüm. Peki ben ne yapıyordum o yaşlarda?

Her anne baba gibi evladını en iyi şekilde yetiştirmeye çalışan bir ebeveynin çocuğuydum. Hayat görüşleri çok sağlam olsa da, kendileri çok acılar çektikleri için bizleri hep olaylara karışma diye büyüten ailelerden birisi. Esasında bir küçük burjuva ailesi. Dertlerim de o yaşlarda küçük burjuva çocuklarının dertleri. Evet derslerim var ama ergenim işte. Beğendiğim çocuk neden bana bakmıyor diye üzülüyorum. Bir taraftan da parça parça olan egomu toparlamaya çalışıyorum. Hayat öylesine zor ki o yaşlarda. Köpek gibi aşığım denir ya, işte ben de köpek gibi aşığım biliyorum. Dönüp şimdi bakınca ismini bile hatırlamakta zorlandığım birisine belki de. O kadar küçüğüm, o kadar bilmiyorum ki hayatı. Bırakın öpüşmeyi, elini bile tutmamışım belki de daha sevdiğim çocuğun. Ama o kadar da gencim ki, mesela hemen başka birisine aşık olabiliyorum. Aşık olduğum çocuk da o kadar çocuk ki, evimin telefonunu arkadaşımdan alıp eve telefon edebiliyor mesela. Kapalı kapılar ardında birazcık konuşuyorum, annem söylenmeye başlıyor. İstediğim elbise, istediğim ayakkabı alınmadı diye kapris yapamıyorum. Bizler tabaklarımızdaki yemekleri bile yarım bırakma lüksüne sahip değildik. Fakirlikten değil, babam hemen onu bulamayan nice çocuklar var madem yemeyecektin o kadar yemeği tabağına almayacaktın derdi. Gözlerimin önüne Afrika'daki o karnı şişmiş çocuklar gelirdi. Utanırdım önümdeki yemekten. Diyorum ya, o yaşlarda şımarıklık ve kapris yapamazdık. İstediğim telefon (bizim zamanımızda yoktu bile) alınmadı diye üzülemezdik. Ders çalışırdık, bir de aşık olurduk işte. Ne anlıyorduk aşktan o yaşlarda bilmiyorum. Okullar tatil olunca deli gibi sevinirdik. Sokağa çıkıp oyun oynama yaşlarımız geçmişti ama artık sokaklarda dolanma yaşlarımız başlamıştı. Arkadaşlarımızla gezmeye giderdik, kızlar ufaktan makyaj yapmaya başlamıştı. Annesinden far almak için izin alabilenler sevinçten zil takar oynardı. Rimeli, eye linerı bilmezdik. Gözümüze kalem çekemezdik, elimiz alışmamıştı.  Erkekleri pek hatırlamıyorum, galiba onlar daha büyümemişti de sokakta top oynuyorlardı. 

Ben mesela Berkin'in yaşındayken daha bir tane bira içmemiştim. Annem tadına bakmama izin vermişti, beğenmemiştim. Mesela Berkin'in yaşındayken sigara içmeye başlayan arkadaşlarımız vardı, biz içmeyenler işkence ederdik içenlere. 

Berkin hiçbirimizden farklı değildi ki. Bir tane tweet atmış 29 Kasım 2012'de, aynen şöyle yazmış:

O iki günlük kişiyi secdi sözde geçen seneden beri beni seviyomuş. 

Aşıkmış Berkin, hem de kızmış sevdiceğine. Berkin bundan sonra aşık olamayacak, kızamayacak sevdiceğine. Arkadaşları ile dalga geçemeyecek. Uçurtmasını uçuramayacak, yaz tatillerinde evin arkasındaki arsada top oynayamayacak, telefonlarda gizli gizli kızlarla konuşamayacak. Berkin sevdiceğinin elini tutamayacak, ilk öpüşmenin heyecanını yaşayamayacak. 

Sonra düşündüm.

Medeni 18 yaşındaydı öldüğünde. Ben onun yaşındayken artık reşitim diye seviniyordum, bir de üniversiteye gidiyordum. Resmen büyümüştüm. Medeni artık büyüyemeyecek. 

Ali İsmail 19 yaşındaydı. Ben onun yaşındayken çok büyük bir kalp kırıklığı yaşamıştım. Ağlamaktan gözlerim çıkmıştı. Bir daha kimseyi sevemeyecek gibiydim. Sonra kalbimin kırıklarını topladım. 19 yaşındayken öyle bir aşık oldum ki, kendim bile şaştım. Bırakmayacağım, tutunacağım bu sevgiye dedim. 10 senedir tutunuyorum. Ali İsmail'in böyle seveceği bir sevgilisi olmayacak. Ali ismail bir daha Fenerbahçe - Galatasaray maçını seyredip Galatasaray 6 gol yediği için Galatasaray'lı arkadaşları ile dalga geçemeyecek. Biz Galatasaraylıları utançtan insan içine çıkamayacak duruma getiremeyecek. Ali İsmail bir daha maç izleyemeyecek.

Mehmet 20 yaşındaydı. Ben onun yaşındayken, elektrik makinaları dersinden kaldığım için oturma odasında hıçkırarak ağlıyordum. Okulumdan nefret ediyordum. Senkron makina diyene kızılcık sopası ile dalmak istiyordum. Bir kaç tane fotoğraf yarışmasından ufak tefek ödüller almıştım, kendimi geleceğin parlak fotoğrafçısı olarak görüyordum. Hayal kurmak bedavaydı nasılsa. Mehmet artık hayal kuramayacak.

Hasan Ferit 21 yaşındaydı. Ben onun yaşındayken üniversiteden mezun olunca ne olacağımı düşünüyordum. Yüksek lisans mı yapmalıydım, işe mi girmeliydim? Yurtdışında yüksek lisans programlarına bakıyordum. Hasan Ferit artık bırakın yüksek lisansı, şöyle bir uçağa binip başka bir ülkeyi görmeye bile gidemeyecek. 

Abdocan 22 yaşındaydı. Ben onun yaşındayken artık çalışıyordum. Bu sefer gerçekten büyümüştüm, maaşım vardı. Şaşkındım. Öğrencilerim vardı. Belki de hayatta ilk kez sorumluluklarım vardı. Bir kısmının altından kalkmak zordu. Bunalıyordum. Abdocan'ın artık bunalabileceği sorumlulukları bile yok.

Ahmet'te 22 yaşındaydı. Ben onun yaşındayken çok mutluydum da bir yandan. Artık arkadaşlarımla tatile gidebiliyordum mesela. İlk kazandığım paralarla çıktığım Ayvalık gezisini hiç unutmam. Şeytan Sofrası'nda yüzümü yalayıp geçen bir bahar rüzgarı başımı döndürmüştü. Sarımsaklı'da bir kedinin kocaman bir çekirgeyi yakaladığını gördüm. O güne kadar vahşi hayatla ilgili ilk gördüğüm şeydi. Sonra filleri gördüm mesela Afrika'da. Gidip filleri sevdim. Hiç unutamayacağım bir deneyim oldu benim için. Ahmet artık bırakın filleri, kedileri bile sevemeyecek. 

Ethem 27 yaşındaydı. Ethem bu çocukların içinde benim yaşıma en yakın olandı. Ben onun yaşındayken evlenmiştim. Hani şu 19 yaşındayken aşık olduğum adamla. Mutluydum. Hayatla baş etmeyi öğrenmiştim sanki. Dalgalı bir denizdi hayat. Bir gün iyiydi, bir gün kötü. Ethem artık o dalgalarla boğuşamayacak, yitip gitti bir dalganın içinde çünkü.

Ve ben, bu çocukların hepsinden de uzun yaşadım. Bir ay sonra 30 yaşında olacağım. Yaşadıklarımdan utanmıyorum, ama yaşadıklarımdan çok şey öğrendim. Hayatın güzelliğini ve çirkinliğini gördüm. İnsanları gördüm, insan vücutları içindeki insan müsvettelerini gördüm. 

Çocukların ölmesinin umursanmadığı bir coğrafyada yaşıyoruz biz. Sadece biz değil, mesela Suriye'de, mesela Mısır'da, mesela Irak'ta, mesela Afganistan'da. Yakın çevremizdeki her yerde. Ama mesela o beğenmediğiniz Atina'da 15 yaşında bir çocuk öldürüldü. Katil zanlısına ömür boyu hapis verdiler. Bizlerde ise insan hayatının bir değeri yok. Zaten karşı mahallenin çocuğuysanız ölmenizi isteyenler o kadar çoktur ki. Oysa ki karşı mahalle ile maç yapılır gazozuna. Maçı kaybeden çamura yatar. Ama çocukların gözleri oyulmaz, kavga edilmez, edilse bile ertesi güne kadar sürer, ertesi gün gene maç yapılır. 

Şimdi lütfen elinizi vicdanınıza koyun, 15 yaşından beri yaşadıklarınızı düşünün. İşte bu çocuklar, ve daha niceleri sizin bunca senedir yaşadığınız pek çok şeyi yaşayamayacak. Hani Ahmet Kaya'nın dediği gibi:

Baba olamayacağım örneğin
Toprak olmak ne garip şey anne.

Bu çocuklar artık baba olamayacak, evlatlarının üzerine titreyemeyecek. 15 yaşında bir çocuk 9 ay komada kalıp 16 kilo öldüyse, sizin de yüreğiniz acımadıysa insanlığınızdan şüphe edin. Ben hayatın hangi aşamasında böyle vicdansız oldum diye sorun kendinize. Ve bulursanız cevabınızı, o yaşınıza, o saflığınıza geri dönmeye çalışın. Belki bir umut, düzelirsiniz.

Bugün Berkin'in ailesini yalnız bırakmayın. 

)

11 Mart 2014 Salı

Abileri ona iyi bakın




Kaynak: https://www.facebook.com/photo.php?fbid=1475147192703930&set=a.1446231632262153.1073741828.1446230378928945&type=1&theater

20 Şubat 2014 Perşembe

Tekrar New York

Evet tekrar New York. Çok sevdim, gene giderim, bir daha giderim hiç sorun olmaz. Garip bir şehir. Gökdelenler o kadar yüksek ki sokaklara güneş gelmiyor. Ama kendi içinde çok güzel bir enerjisi var. İstanbul'un karmaşası var içinde, hep canlı, uyumuyor. Görüş alanın kısıtlı belki ama ilham alınacak alanın çok geniş. Bir anlamda DC'nin tam tersi. DC güzel mi karar veremedim henüz. Geniş caddeler, fazla yüksek olmayan binalar, düzenli bir şehir evet. Ama sıkıcı mı sanki bir yandan? Evet, ne yazık ki sıkıcı. Güzel ve sıkıcı. New York'tan dönerken DC'ye dönmek İstanbul'dan Ankara'ya dönmek gibi diye tweet attım, şu anda benim gibi DC'de olan bir arkadaşım da evet bencede dedi. Ki düşünün o DC'de. Ben? Ah zavallı ben, Falls Church denilen şehirde, hiçbir şeyin ortasındayım. Neyse.

New York'a neden gittim? Türkiye'den bir arkadaşım geldi. DC'de işleri varmış, üstelik gelip benim evimde kaldı. Süper ev arkadaşlarım falan, çok eğlendik. Arkadaşım geldiğinde salı akşamıydı. Çarşamba günü onunla beraber bir best buy'a gittik, almak istedikleri vardı. Oradaki satış görevlisi bu gece kar yağacak diye heyecan yaptı. "8 inches meeeyn" dedi. Dalga geçtik, geçmez olaydık. Ne 8 inçi, resmen 12 inç kar yağdı. Dizlerimize kadar kara battık. Çarşamba günü Alexandria'ya gidip Bilbo Baggins'de bira içmiştik. Sonra hadi kar başladı dönelim dedik. Yarım saatte şehir nasıl kar altında kaldı, biz nasıl gecenin 12sinde metrodan eve gelecek taksi bulamadık, kar kürüme araçları ve itfaiye araçları arasından eve kadar nasıl yürüdük? Perşembe günü DC'de hayat nasıl iptal olmuştu? Biz gene de National Mall'a nasıl gittik? Ne kadar ıslandık? Ne kadar aç kaldık? Bunları geçiyorum. Yaşarken tatsızdı, şimdi düşününce komik. Ama evet, geçtiğimiz hafta perşembe, koskoca ABD'nin başkentinde hayat bitmişti. Otobüsler çalışmıyordu, açık bir yer bulmak bile çok zordu. Cuma günü hocamla randevum olacaktı, okul gene kapalı diye o da iptal oldu. Cuma günü ordan oraya sürüklendik, en son Mad Fox Brewery diye bir yer var burada, oraya oturup bira içtik bu seferde. Veee, cumartesi sabahı: New York. Yolda lastik patladı, gene leş gibi kar yağarken  New Jersey'de mahsur kaldık. 20 dakikalık yolu gidemedik. 1.5 saat civarında tamirci bekledik lastiği değiştirsinler diye. New York'a indikten sonra hostele gittik. Zaten yıllardır çok istiyordum, ilk hostel maceramı NY'da yaşamış oldum. Ben sevdim, etrafta bir sürü genç var. Yaşlılar da kalıyor. Esasında eğer sonsuz bir bütçeyle gezmiyorsan, hele de tek başınaysan iyi bir tercih. Hem ucuz, hem sosyalleşebilirsin. biz sosyalleştik mi? Hayır. İki kişiydik, birbirimize yettik. Hostelimiz 103. sokak civarındaki Hostelling International'dı. Bölgeyi de sevdim, hafif entel danteldi. Hostelde temizdi, tavsiye ederim. Lastikti, hosteli bulmaktı derken esasında saat 4'e yaklaştı. Biz de leş gibi kar yüzünden hadi dedik öncelikle Metropolitan Müzesi'ne gidelim. Central Park'ın da içinden geçerek müzeye ulaşacağız. Biz yürümeye ilk başladığımızda kar yağışı azalmıştı esasında. Sonradan çılgın bir fırtınaya dönüştü. 



Bir leğen bulsak biz de kayacaktık 



Bizim gibi düşünen New York'lular ve turistler pek boldu tabi ki. Müzenin içinde iğne atsan yere düşmez. The Met galiba bugüne kadar gördüğüm en büyük müzeydi. 3 katlı, binlerce metrekare alana yayılmış, tarihin her katmanından eserler barındıran bir müze. İçinde binalar, tapınaklar falan var o denli büyük düşünün. Sevdin mi derseniz kafam karışık esasında. İflah olmaz bir açlıkla off içerde her şey var diyorsunuz ama yaklaşık iki saat sonuda yavaş yavaş gücünüz bitiyor. Daha sadece bir veya hadi çok hızlıysanız iki kat gezdiğinizi anlıyorsunuz. Her şeyin olması çok kafa karıştırıcı gelmeye başlıyor. Ben galiba daha küçük, daha kompakt müzeleri daha çok beğeniyorum. Burda da her şeyden önce Yunan, Bizans ve Roma medeniyeti eserlerini gezmeyelim diyerek bıraktık. Bunlardan biz de çok var nasılsa. Öncelikle modern eserlere baktık. Gaugain, Picasso, Rembrand, Monet gördük. Bunlardan gerçekten de keyif aldığımı söyleyebilirim. Fotoğraf galerisi kısmında ilk dönem baskılardan Paris fotoğrafları vardı. Biz girerken bir çift off bitmedi mi daha diyordu. Biraz fazla korkunç ve depresif bulduğumuz için Asya Sanatları kısmına uğramadık bile ama Türkiye eserlerini görmeden geçemezdik. Bir kaç İznik Çinisi vardı, bir de Koç Ailesi'nin sponsorluğunu yaptığı bir galeri. içindeki halıların hiçbirisi Türk halısı değildi sanırım. Daha çok İran. The Met kesinlikle kötü bir müze değil, çok heyecan verici hatta ama biz tursitler için zorlayıcı bir etap. En iyisi üye olup sakin sakin gezebilmek. New Yorkerların böyle yaptığından eminim. Bir yandan da biraz fazla Amerikan bir yer. Daha büyük, daha geniş. Daha, daha, daha....

 Yanlış anlaşılmasın, bu binanın dışı değil, içi


Yorgunluktan ölmüş insanlar olarak, sonrası Times Meydanı, yemek, ve hoop yatak şeklinde oldu. 

Ertesi gün hava açıktı, programımız da yoğundu. Önce American Museum of Natural History'i gezeceğiz, sonra da Wall Street, Brooklyn Köprüsünü falan göreceğiz. Ama en başta güzel bir kahvaltı yapalım dedik. Hostelimizin yakınlarındaki Manhattan Diner denilen bir yerin eleştirileri güzeldi, oraya gittik. İkimizde vagon restaurantında yemek istiyorduk. Tabi ki filmlerde gördüğümüz gibi tam bir "diner" değil ama, mantık güzel. En çok "never ending coffee" olayını sevdim. Ama 1.5 bardak kahve içebildim. Neden? Pazar günü saatlerce oturmak mümkün değil, yemeğin bitince hesabın geliyor, öyle bir yer. Neyse kahvaltıyı müteakip müzeye gittik. 

Esasında açıkçası bu müzede beni heyecanlandıran tek şey dinozor iskeletleriydi. Müzede Bir Gece filmini izlediniz mi bilmiyorum, film bu müzede geçiyor. Filler, aslanlar falan var belki ama hepsi maket. Çocuklar için çok güzel olabilir ama özellikle bir filin gerçeğini görmüş, onu beslemiş iki yetişkin olarak bizi pek heyecanlandırmadı. Dinozorları inceledik, fosillere baktık, oha dedik. 


 Bir şey mi var birader?

Sonrasında metroya atladık ki Wall Street civarına ulaşalım. Önceki günden kararımızı vermiştik, önce cheesecake yiyeceğiz. Arkadaşım gene dersine iyi çalışmış geceden. Soho civarında Eileen's Special Cheesecake diye bir yere gittik. Küçücük bir dükkan. Esasında ikimiz de cheesecake fanatiği değilmişiz. Klasik cheesecake'inde çok büyük bir numara olmadığını düşünüyoruz hala. Ama çikolatalı, krema kıvamına bir pasta daha vardı ki efsaneydi. Onu tavsiye ederim. O da cheesecaketi sanırım. 


 Elektrik mühendisleri bunu anlamıştır:) 



Brooklyn'e geçmek gene kısmet olmadı, bir dahaki sefere artık. Ama en azından köprüden birazcık yürüdük. Hava o kadar soğuktu ki bütün köprüyü yürüyüp karşıya geçmeye cesaret edemedik. NY'da kara teslim olmuştu. Millet birbiri ile dalga geçiyordu. Bir çift arabasını park ettiği yerden çıkarmak için etrafını temizlemeye çalışıyordu mesela, yanlarından geçenler onu yarına kadar temizleyemezsiniz falan diyordu. Dediğim gibi, bütün kuzey-doğu kara teslimdi. 




Battery Park'a kadar yürüdük ama Özgürlük Heykeli'ne geçmedik. Esasında bu heykele gitmenin bir anlamı var mı hala emin değilim. Galiba heykelden Manhattan Silueti görülebiliyor. Yoksa heykelin dibinden heykeli görmek çok anlamlı değil. 



Rockefeller Center'ın önündeki buz pistinde insanlar kayıyordu. Çok kalabalıktı esasında. Ne çok insan buz pateni yapıyormuş dedim. Sadece yukarıdaki fotoğraftaki çocuk başarılıydı gerçi, ötekiler korka korka ilerliyordu. 


Ayrılırken güneş yüzünü gösterdi. Tekrar görüşene kadar hoşçakal New York. 

17 Ocak 2014 Cuma

Akşamüstü Yürüyüşü

Merhaba;

Annem ve bir kaç arkadaşım mahallemi (neighbourhood:P) merak ediyordu. Buralar hep orman, hep ağaçlık. Esasında birkaç fotoğraf paylaşmıştım değil mi? Neyse. 

Black Friday'den yararlanıp bir GoPro Hero 3 almıştık ama micro SD almayı akıl edememiştik. Kartı da aldım, zaten makinayı denemek istiyordum, hadi dedim mahallede bir akşamüstü yürüyüşü yapayım.Aşırı bozulmuş, süper geniş açılı fotoğraflarla karşınızdayım. Esasında bu makinayı New York'a götürmediğim için pişman oldum. O kadar yağmurda ve o kadar yüksek binanın olduğu bir şehirde en iyi seçenek bir GoPro'ymuş meğer. Buyrun.





















Hayır bu ağaçlık yerlere gitmek için arabaya falan binmiyorum, evim de bunlardan birisi. Türkiye'ye dönünce gerçekten de buradaki bu ağaçlar arasındaki yaşamı çok özleyeceğim.

Videoda çekmiştim, bir tanesini ekleyeyim dedim ama nedense blogger hata veriyor. Hatırlıyorum da, yıllar önce de bir video yüklemeye çalıştığımda gene hata vermişti. Hiç düzeltmemiş olabilirler mi? Neyse zaten GoPro benim yürüyüş videolarım için yapılmış bir kamera değil. Buyrun burdan kamera ile ilgili detaylı bilgi alın. http://gopro.com/