5 Ağustos 2014 Salı

Once in a Lifetime: Las Vegas

Las Vegassss!!!

Evet geldik ABD maceramızın en tuhaf bölümüne. Filmlere konu olan, efsanevi Las Vegas. Bir kere git, bir daha gitmek ister misin bilemem:D

Los Angeles'tan Çinli otobüs turu ile Las Vegas'a yola çıkıyoruz. Öncelikle kaldığımız otelden otobüsün kalktığı noktaya ulaşmamız lazım ki bunun için gene metroya bindik. Ondan sonra da bir 5 dakika yürüdük tabi ki benim kalp çarpıntılarım ve söylenmelerim eşliğinde. Sabahın köründe Los Angeles sokaklarında kimse yoktu, bu belki de iyi bir şey bilemiyorum ama başımıza bir iş gelmeden otobüsümüze ulaştık. Bir otobüs dolusu çeşitli yaşlarda Çinli ile beraber yola çıktık. Neden Çinli turu tercih ettiniz derseniz tamamen duygusal diyebilirim. Biz üç kişi gezdiğimiz için 2 kişi fiyatına 3 kişilik tur veriyorlardı ve kişi başı aşağı yukarı 60 dolara geliyordu. Ama burda bir parantez açayım, açıkçası benim tavsiye edeceğim bir tur olmadı. Bir kere Los Angeles'tan Las Vegas'a ulaşmamız 5-6 saat hatta belki biraz daha bile çok sürdü. Manzara tabi ki tuhaf bir çöl manzarasıydı ve ben çok sıkıldım. Rehberimizin İngilizcesi çok düzgündü ama her anlattığı şeyi bir de Çince anlatıyordu. Çince nasıl kafa ütüleyen bir dil anlatamam size. 

Akşam üzeri Strip'in en ucundaki otelimize vardırk. Circus Circus. Otelimiz eskiydi ama kötü değildi. Las Vegas'ta bütün oteller kumarhane ve büyük otellerin de hepsi bir tema üzerine kurulu. Bizimkinin temasını anlamak zor değil tabii. O sirk teması bana nasıl bastı size anlatamam. Temiz bir otel olmasına rağmen ben nefret ettim. 

Otele ulaştıktan sonra rehberimiz bizi akşam turuna çıkardı ve belli başlı otellerin içini gezdik. Aşağıdaki çiçekler ve çikolata şelalesi Bellagio'nun içindeler mesela. Bellagio hangi otel derseniz, Ocean's Eleven'ın geçtiği otel diyeyim.  Yarım saatte bir önündeki havuzda çok güzel bir su gösterisi oluyor. Biz iki kere izledik. Bir kaç farklı senaryo var. Bir kaç kere daha izlemek isterdim açıkçası. 
  









Paris temalı oteli gezmedik ama Venedik'i bolca gezdik. Hatta ertesi gece tekrar gezdik. Resmen San Marco Meydanı'nın aynısını yapmışlar. Kanallarda gondolla gezebiliyorsunuz, etraftaki dükkanlardan alışveriş yapabiliyorsunuz. Bizim en çok etkilendiğimiz otel bu oldu galiba. Bir de Ceasars Palace (ki kendisi de Hangover 1'in çekildiği oteldir) çok hoşumuza gitti. Para var huzur var diyeceğim ama Las Vegas öylesine tuhaf bir yer ki huzur var mı emin değilim. Mesela aşağıdaki fotoda da Old Town'ı görüyorsunuz. Burayı biraz hareketlendirmek için tavana LED ekran koymuşlar. Yaklaşık 1 km uzunluğunda bir caddenin üzerinin LEDle kaplandığını düşünün. İşte abuklukta son nokta bu diyebilirsiniz. Bir taraftan da her tarafta eskort kızlar, vücutların pazarlandığı bir sektör. Sadece kadınlardan bahsetmiyorum esasında erkeklerde böyleydi. Üstelik uyuşturucu kullanımınında çok yüksek olduğunu görebilyorsunuz. Burda sanki yaşlı muhafazakar teyzeler gibi konuştuğumu düşünebilirsiniz ama inanın ki öyle değil. Gencecik bedenlerin pazarlanmalarından bahsediyorum size. Açıkçası Las Vegas benim çok bayıldığım bir yer olmadı. Rahatsız oldum, huzursuz oldum. Zaten çölün ortasında yapay bir şehir. Sevmedim sevemedim. 





Ertesi gün sabah erkenden yola çıktık. Hedefimiz tabiki Grand Canyon'a ulaşmak. Biz daha çok kanyon görmek için South Rim'e gittik. Eğer ki daha turistik bir tur yapalım, zaten o kadar saat yol gidemem derseniz sizi North Rim'e alırız. Orada üstelik meşhur airwalk'u da kullanabilirsiniz. Bu arada, Grand Canyon'un gelirleri o bölgenin Kızılderili topluluklarına aktarılıyormuş. Biz saatlerce yol gittikten sonra South Rim'e vardık. Şunu söylemeliyim ki, i-na-nıl-maz etkilendim. Colorado Nehri'nin milyonlarca yıldır bu kayalıkları oyması ve şekillendirmesi baş döndürücüydü. Bize burda ne yazık ki sadece 45 dakika verdiler. Ki 45 dakika çok az bir süre. Gözlerim acıyana kadar bu çorak manzarayı izledim. Size  bir not düşeyim, Las Vegas'ın aksine burası hayli serin. Üzerinize kalın bir şeyler alın mutlaka. 

Not: Buraya daha çok Grand Canyon fotosu ekleyeceğim.  










Bir de dönüşte bizi Hoover Barajı'na götürdüler. Bu barajı da Transformers filminden hatırlarsınız. Arizona ve Nevada'nın eyalet sınırında. Görmezseniz bir şey kaybeder misiniz bilmiyorum. İki elektrik mühendisi olarak bizim bile ilgimizi pek çekmedi. Generatörünü, türbinini görmedikten sonra uzaktan baraj görmüşüm ne olacak:) Yalnız geçenlerde enteresan bir şey okudum. Dünya üzerindne insanlar silinse ne kadar sürede neler olur diye, bütün barajlar ve nükleer santraller durmasına rağmen Hoover Barajı özel yapısı nedeniyle bir  süre daha elektrik üretmeye devam edecekmiş. 

Son günümüzde gene Los Angeles'a dönmekle geçti. Keşke Los Angeles yerine Las Vegas'tan  alsaymışız uçak biletlerimizi ama bilememişiz.  

Size çok komik bir hikaye anlatacağım LA havaalanına ulaşmamızla ilgili ama o da bir sonraki yazıya kalsın artık. 

Burada bir dip not düşeyim. Çinli turlar evet çok ucuzlar ama tavsiye etmiyorum. Biz hem baya yorulduk, hem de esasında çok az yer görebildik. Eğer ki araba kullanabilirim derseniz LA'den araba kiralamak mantıklı olabilir ama mesafe çok uzun, tek şöförle o iş biraz zor olur. En az 2 kişi araba kullanabilirseniz öyle yapın. 

Biz pek kumar oynamadık. Zaten rulet falan bilen yok aramızda. Tek yapabileceğimiz kollu makinalar. Ben de onlardan Güney Afrika'da yeteri kadar oynadığım ve sıkıcı bulduğum için pek bulaşmadım açıkçası.  

29 Temmuz 2014 Salı

Batı Yakası'nın Hikayesi: Los Angeles

Herkese iyi bayramlar;

İyi bayramlar demek zor tabii, pek çok sıkıntı var dünyada. Olduğu kadar diyelim mi peki? 
Kişisel olarak bu bayramı diş ağrısı ile geçiriyorum. 20lik dişim hep sorunluydu, bu sefer başka türlü ağrıyor ne yazık ki. Sanırım çektirmek zorunda kalacağım. Bakalım şimdilik antibiyotik alıyorum. Her neyse.  

Amerika gezimize devam edelim mi? San Diego'dan sonraki gün Los Angeles ve Universal Studios turumuz vardı. Bu sefer Uğur bir firmadan şehir turu satın almış, bence mantıklı bir hareket olmuştu. Los Angeles'ta pek çok bina var, hiç birinin tarihi falan yok. Şu hot dog dükkanında Bruce Willis Demi Moore'a evlenme teklif etmiş, bu Burberry dükkanında bilmem kim alışveriş yapmış diye çeşitli dedikoduların olduğu bir turdu. Bu bilgilere internetten ulaşmak imkansız değildir elbet ama zordur. Bir rehber eşliğinde gezmek, hem de arabayı onların kullanması güzel oldu. 

Yakışıklı rehberimiz Gary eşliğinde ilk durağımız Venice Beach oldu. Burası pek çok filmde, klipte gördüğümüz meşhur sahil. Gerçekten de uçsuz bucaksız bir bir sahil. Gerçi yüzen kimseyi görmedim çünkü deniz çok dalgalıydı ama tam bir sörf cennetiydi orası. Bir süre kumlarda koştuk, Pasifik'e ayaklarımızı soktuk. Ama belirtmem lazım, California tam bir evsiz cenneti. Bütün sahil boyunca her taraf evsiz dolu. Size bir zarar vermiyorlar gerçi ama bilmem, dikkatli olmakta fayda var bence. 




Bir sonraki durağımız Beverly Hills. Los Angeles'ı çok fazla sevmedim ama yaşayacaksan Beverly Hills'te yaşayacaksın:) Ne de olsa zengin ve güzel bir muhit. 


Beverly Hills belediyesi bu tabelayı dikmek için tam 2 milyon dolar vermiş buradaki benzin istasyonuna. 



İnanmazsınız ama burası meşhur Kodak Tiyatrosu. Eski bir  pasajın içinde, eski püskü bir sinema. Rehberimizin dediğine göre, ödül törenleri sırasında sadece dışardaki kırmız halı ve sinema salonunun içi gösteriliyormuş. Pasajın içi hiç gösterilmiyormuş. 


Meşhur Hollywood yazısı. 



Walk of Fame. Esasında pek çok yıldızın fotoğrafını çekmişim ama blogda iki tane yetmez mi?

Ve bugunkü son durağımız Universal Studyoları. Esasında turda 4-5 saat gibi bir zaman ayrıldığı yazıyordu ama ne yazık ki biz stüdyolara ulaştığımızda saat 3tü. Kodak Tiyatrosu'nda anlamsızca uzun bir moda vardı çünkü. Turda saat 6ya kadar görünüyor. Gary bize dedi ki, saat 6da sizi almaya başka bir arkadaşım gelecek ama sizin oteliniz bizim rotamızda değil. Sizi yakın bir yere bırakmasını isteyin. Peki dedik, isteriz. Sonra bizden bahşiş istedi. Her ne kadar sinir olduğumuz bir yöntem olsa da,  ABD'nin olayı bu. Uğur'da 10 dolar verdi. Yalnız kişi başı 10 dolar alıyorum diyince acayip sinirlendik. Uğur param yok dedi. O zaman kredi kartı da alırım dedi Gary. Vay arkadaş dedik, adam resmen 30 dolarımıza göz dikmiş. Yürü git, bahşiş sen ne kadar istersen değil biz ne kadar verirsek olur demeyi nedense beceremedik. Kuzu kuzu 30 dolarımızı tosladık. Ve gerçekten bütün gün sinir olduk. Bir de bize Hard Rock Cafe'de indirim kuponu verdi. Gidip güzelce alışveriş yaptık ve kasada gördük ki o kuponların zamanı geçmiş. Sağ olsun adam yakışıklı yakışıklı kazıklamış bizi. Neyse. Gelelim Stüdyolara.

Yapılacak ilk şey stüdyoda size yaklaşık bir saatlik bir tur attıran trene binmek olacak. Bu trende Universal'ın kendi New York'unu, Jaws'ı, Desperate Housewives'ın sokağı Westeria Lane'i, Jurassic Parkı, Gringe'i ve pek çok filmi göreceksiniz. O uçsuz bucaksız okyanus sahnelerinin çekildiği küçücük havuza çok şaşıracaksınız. Dünyalar Savaşı'nda kullanılan uçağın Las Vegas'tan 60 bin dolara alındığını ama Los Angeles'a transfer edilmesi için 200 bin dolar ödendiğini göreceksiniz ve en sonunda da 4-5 boyutlu çok çok güzel bir King Kong   animasyonuna gireceksiniz. Anlatılacak bir şey değil gerçekten de, yaşamanız lazım. 4-5 boyutu inanılmaz güzel yapmışlardı. Heralde ilerde sinema teknolojisi bu noktaya gelecektir. 








Biz biraz şaşkın olduğumuz için önceki geceden fotoğraf makinamızı şarj etmeyi unutmuşuz bu noktadan sonra çekim yapmak ne yazık ki mümkün olmadı. Bir de stüdyoların içinde çeşitli animasyonlar, oyunlar var. Mesela 4 boyutlu Shrek filmi, mesela Kevin Costner'ın efsane filmi Su Dünyası. Burada bir parantez açayım, Su Dünyası gerçek oyuncuların falan olduğu bir performans o yüzden de günde sadece bir kaç kere gösteriliyor. Bence mutlaka girin. 

Nergis çok sevdiği için bir roller coster olan Mummy'ye girdik. Ben pek sevmem roller coster o yüzden de keyif almadım pek. 

House of Horror var bir de. Aman Tanrım diyorum. Nergis'le dalga geçerek girdik korku tüneli ne kadar korkunç olabilir ki dedik, kusura bakmayın ama altımıza sıçarak çıktık. Korku Tüneli'nin içinde  Frankenstein'den Chukky'ye kadar aklınıza gelip gelebilecek en korkunç filmlerden sahneler vardı. 

Artık saat 6ya geldiği için çıkmak zorunda kaldık ama esas aklımda İmge'nin iki kere bindiği, bizimse haftasonu gittiğimiz için aşırı kalabalıktan giremediğimiz Transformers kaldı. Açıkçası üzüldüm. İmge iki kere bindim diyor, ben oradaki tren hariç hiç bir şeye iki kere binmek istemedim. Bu Transformers'ta ne olabilirdi ki?

Kapıya çıktık, baktık bizim Gary orda. Dedi ki sizi otelinize yakın bir yere götürürüm ama şöyle bir durum var. Şu anda acayip trafik saati, ben sizi oraya kişi başı 30 dolara götürürüm. Dedik sen delirdin mi? Taksiye binsek? Aşağı yukarı aynı şey tutar burda taksiler zamana göre tarifelendiriliyor ve şu anda çok yoğun trafik var. Sonra nasıl olduysa gidip birisiyle konuştu ve bize dedi ki siz şimdi burda kalın, gezin tozun biraz daha. Dönüşte metroya binin. Burdan bineceğiniz hat iki durak sonra sizin otelinizin oraya çıkacak zaten. Los Angeles metrosu ile ilgili pek güzel şeyler duymamıştım ve bu fikri sevmedim. Güvenli mi dedim. Evet yeni bir hat sonuçta dedi. Biz de en azından trafik saati bitene kadar bekleyelim bari taksi biraz daha az yazar belki dedik ve Gary'den ayrıldık. O gün stüdyolar saat 8e  kadar açıktı. Hadi dedik geri girelim. Çıkarken ben fark etmiştim esasında çıkan insanlara damga basıyorlardı ama nasılsa geri dönemyeceğiz diye iplemedim ben. Ee nasıl gireceğiz? Biletin üstünde de tek girişlik yazıyor. Önce gittim görevlilerdne birisine derdimi anlattım. Çocuk beni başka bir kadına gönderdi ve dedi ki ona sorun, o yöneticimiz. Yöneticiye gittim, tam derdimi anlatıcam, kadın elimden bileti alıp barkod okuyucuya okuttu ve ta taaaa. Kapı açıldı. Kimseye bişi demek zorunda kalmadan girdik içeri. 3 kata aşağıdaki Transformers'a. Evet çok sıra bekledik. Ama gerçekten de inanılmaz bir deneyimdi. Müthiş bir animasyondu ve biz hala emin değiliz bindiğimiz vagon yere dik konuma geldi mi gelmedi mi:)) Hızla koşup tekrar binmek istedik ama ne yazık ki artık kapatmışlardı.

Stüdyoların yanında bir de saçma sapan bir sokak yapmışlar. Restaurantlar falan var ama o kadar ışıklı ve o kadar gürültülü ki anlatamam. Oralarda akşam yemeği için pizza yedik ve gözümüzü kararttık, zaten geriye 30 dolar toslamışız binelim şu metroya dedik. 

Önce stüdyolardan metro durağına olan shuttle'a biniyorsunuz. Yokuş aşağı tıngır mıngır iniliyor. Ordan da kırmızı hat metroya bindik. 2 durak sonra da indik zaten. Ben hala bikbikleniyordum esasında aman Tanrım ya başımıza bir şey gelirse diye. Karşımızda yaşlı bir kadın oturdu. Kadının yürüteci falan vardı. Nergis dedi ki, amma söylendin kadına baksana bu yaşta yürüteçle binmiş metroya. Dedim ki o teyzenin çalınacak bir şeyi yoktur, peki ya biz? Kendi aramızda konuşurken kadın bize siz Yunan mısınız dedi bize. Hayır dedik Türk'üz. "Ohhh, it is wonderful, I love İstanbul" diye muhabbete bir başladı teyze. Bu sefer de Uğur kesin bu işin altından bir şey çıkacak demeye başladı. Neyse ki çok kısa bir mesafe gittik, bir şey çıkmadan indik metrodan. 

Los Angeles metrosunda başımıza bir şey gelmedi bir kaç kere daha bindik ama gene de dikkatli olmakta çok büyük fayda var. Örneğin ertesi gün çok erken saatte bindiğimiz metro leş gibi sidik kokuyordu. Evsizler duraklarda yatıyorlar. Dediğim gibi, dikkatli olmakta fayda var. Bu arada metro ücreti 1.5 dolar. ABD'deki en ucuz  metro olabilir ama aktarma yok, her binişte 1.5 dolar vermeniz lazım. Biz bunu dönerken öğrendik, anlatacağım.

Otele doğru yürürken de bir grup kız bana "wow, I liked your shoes" dedi. (Bkn: Yukardaki Jack Nicholson fotosu) Evet ABD'nin delisi bol gerçekten de.

Yarın Las Vegas için yola çıkıyoruz. Hadi bakalım.

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Batı Yakası'nın Hikayesi: San Diego

Merhaba;

Amerika'dan dönüşümün üzerinden iki ay geçti. Evet kabul etmem lazımki uyum sağlamakta çok zorlandım. Hatta hala zorlanıyorum. Hele her gün metrobüse bindiğim düşünülürse.... Gerçekten de hiç sevmiyorum metrobüse binmeyi. Neyse. 

Ben Amerika'dayken, dönüşümden 15 gün önce Uğur ve Nergis geldi. Biraz gezelim dedik.New York-Washington ve California'yı içeren bir gezi yaptık. Hatta New York'ta çok eski arkadaşlarımızla da buluştuk. Şimdilik New York-Washington fotoğraflarını es geçiyorum, direk Batı Yakası'ndan başlıyorum. 

Washington-Los Angeles uçuşu yaklaşık 5.5 saat. Uçağımızın pilotu sağolsun çok şakacıydı, "sizi 5 saatte LA'e indirdim" dedi.  DC'den gece yarısı yola çıkmıştık, sabah hayli erken bir saatte LA'deydik. Hemen araba kiraladık çünkü ilk hedefimiz San Diego'daki Safari Parkı. Bu gezide ülkenin büyüklüğünü tam olarak plana katamadığımız için ufak tefek yol hataları yapmışız. Mesela neden LA'e indik ama San Diego'ya inmedik? San Diego ile ilgili yaptığımız araştırmalarda hep Meksika'daki bir sınır şehri olan Tijuana göze çarpıyordu. ABD vizeniz ile geçiş yapabiliyorsunuz. Meksika tarafına geçmek çok kolay olsa da, ABD tarafına geçiş o kadar kolay olmuyormuş ve 5 saat falan sıra bekleniyormuş. Gitsek mi gitmesek mi diye günlerce düşündük ve sonunda benim vizem bizim yerimize karar verdi. Benim vize tipim turist vizesi değildi, ve zaten sürem dolmuştu. Ancak süremin doluşundan itibaren 1 ay içinde ülkeden çıkış yapmam gerekiyordu. O yüzden Meksika'ya geçemeyeceğim belli olunca biz de San Diegoda sadece Safari Parka gitmeye karar verdik. 

Bir kere ABD'de navigasyon cihazı olmadan araba kullanmak neredeyse imkansız. Hatta navigasyonla bile imkansız gibi. Özellikle LA'de yollar çok karmaşık. Bütün o 8-9 katlı otoyollar burda gibi. Bir de Uğur'un indirdiği navigasyon programı hayli kötüydü. GPS ile pozisyonumuzu geç buluyordu. Hem de konuşmuyordu. Bu yüzden pek çok çıkışı kaçırıp, saatlerce yolda dolanıp durduk. Teoride 2 saat sürmesi gereken yol aşağı yukarı 3.5 saat sürdü. Gecenin yarısından beri ayakta olduğumuz da düşünülürse hayli yorucu bir gün geçirdiğimizi tahmin edebilirsiniz. 

Safari Park devasa bir hayvanat bahçesi esasında. Ama hayvanlar kafeslerde değiller ya da devasa kafeslerdeler. Böylece mesela kuşlar rahatlıkla uçabiliyorlar. Hatta kuşları görmek için siz o kafeslere giriyorsunuz, omzunuza çıkıp kafanıza konuyorlar. Tabi ki en sonunda insanı gene de biraz huzursuz ediyor ortalık çünkü ne olursa olsun orası bir hayvanat bahçesi. 



Örneğin keçileri sevebiliyorsunuz, daha doğrusu kaşağı ile temizleyebiliyorsunuz. Ben keçinin sinirlenip saldırabileceğini bildiğim için pek yaklaşmak istemedim. Önce korkaksın diye benimle dalga geçen Uğur ve Nergis'in atarlanan keçiden nasıl kaçtıklarını kayıt altına almadığım için çok üzgünüm ne yazık ki:) 

Akşam saat 4 gibi fil turu vardı. Filleri oldukları yerden çıkarıyorlar ve bilgilendirici bir konuşma yapıyorlar. Tabi ben Afrika'da büyük bir fil turuna çıktığım için bana çok ilginç gelemdi ama filler gene de çok güzel hayvanlar ve insanı çok etkiliyorlar. 








 Çeşit çeşit kuş var. Her birini hatırlamak mümkün değil. Hepsi birbirinden güzel. 










Safari otobüsleri ile bir tur yapılıyor. Bu turda uçsuz bucaksız bir savanaya çıkmış gibi oluyorsunuz ve pek çok hayvan görüyorsunuz.  





Büyük bir orangutan ailesi vardı parkta. En yaşlısı 1955 doğumlu, en ufağı da henüz bir kaç aylık bir bebek. Anne orangutanın bebeğini emzirmesini izlemek çok güzel bir deneyimdi kabul etmek lazım. 



Baykuş sever misiniz? Ben çok severim. Baykuşların sadece görüşleri çok keskin değilmiş. Ayrıca kulakları asimetrikmiş. Böylece hareket eden bir canlının tam yerini belirleyebiliyorlarmış. Esasında hayli adaletsiz bir durum diğer canlılar için. 


Esasında safari parkta neredeyse bütün güz gezdik, hayli de yorulduk. Otelimizde ne yazık ki LA'deydi. Diyebilirsiniz ki, hadi uçakla oraya gittiniz, bari otelinizi San Diego'dan tutsaydınız değil mi? Yapmamışız işte. Gerçi otelimiz San Diego'da olsaydı ertesi gün LA turu ve Universal Studios turuna yetişemezdik. Neyse. Buraya kadar gelmişken akşam yemeğimizi bari San Diego'da yiyelim dedik ve İmge'nin blogunda okuduğum Coronado Adası'na gitmeye ve tam da onun yazdığı restaurantta yemek yemeye karar verdik. Coronado adası San Diego'ya bir köprü ile bağlı. Köprünün fotoğrafını çekmem mümkün olmadı ama "just Google it." Burası belli ki San Diego'nun askeri üssü. Zaten yolumuzu şaşırdık ve askeriye nizamiyesine kadar gittik. Neyseki acımasız ABD askerleri çekip vurmadı bizi. 



Aşırı yorgun bir halde Candelas on the Bay isimli restauranta vardık. Burası esasında hayli şık bir yerdi, yorgunluktan pestili çıkmış üç kişi olarak baya komiktik. Aşırı lezzetli Meksika yemekleri yemek isterseniz sakın buraya uğramadan geçmeyin.  

San Diego'yu gezemedik ama Coronado'da yaşarız diye düşündük. Bu kadar güzel bir yer nasıl olabilir diye düşündük, ki daha neler görecekmişiz. Gördüklerimiz göreceklerimizin teminatıymış resmen. 

Dönüş yolu ne yazık ki Uğur için büyük bir işkence oldu. Ne ben ne Nergis araba kullanmıyoruz. Uykusuzluğumuz yaklaşık 22 saate vurmuştu otele vardığımızda, ki esasında LA'e ulaşmak değil, LA içinde yolumuzu bulmak çok zor oldu. Benim bir saniye içimin geçmesi yüzünden otoyoldan çıkışı kaçırdık ve yaklaşık bir saat  daha araba kullanmak zorunda kaldık. Dediğim gibi LA'de araba kullanmak navigasyonsuz imkansız, navigasyonla bile çok zor.

Otele vardığımızda yataklarımıza uçarak girdik diyebilirim. Yarın LA turu ve Universal Studios var. Bakalım başımıza neler gelmiş?

27 Nisan 2014 Pazar

If you build it, he will come!!!

Pek çoğunuz Kevin Costner'ın Düşler Tarlası filmini izlemiştir. Bence izlemediyseniz de hemen izleyin. Gerçi tabii artık çok eski bir film, pek çok insanı eski filmler tatmin etmiyor (star wars'u neden seviyorsunuz, nesi var ki teknolojisi çok eski bir kere diyen insanlarla tanıştım ben) ama bence gene de eski filmleri sevin, izleyin. O filmde Kevin Costner, "If you build it, he will come" diyen bir ses duyuyordu ve oalylar gelişiyordu. Ben de son izlediğimden beri yıllar geçti gerçi. Türkiye'de DVDsi vardı, dönünce izleyeyim. 

Neyse, burda biliyorsunuz Amerikan Futbolu ve NBA maçına gittim. Bir de baseball maçına gitmeyi çok istiyordum. Hafta içi  arkadaşım açıkta bilet var gelir misin dedi. Tamam dedim, gelirim. Bir Fulbright burs organizasyonuydu. Herkes yabancı olduğu için oyunun kurallarını da anlattılar, böylece izlemek daha zevklli oldu. Esasında kurallar anlamında çok karmaşık bir oyun değil, ama oyunun risk faktörü yüksek. Atıcı topu aşağı yukarı 90 mil/saatlik bir hızla atıyor. Senin elindeki sopayla topa vurman büyük başarı. Zaten en iyi vurucuların bile vurma yüzdesi %30muş. Bir de o topun kafana falan gelmemesi lazım zira çok sert. Geçen hafta bir oyuncunun yüzünün yarısı yaralanmış. Kaskını falan parçalamış top. Ölmediğine şükretmesi lazım dediler. 

Washington Nationals ile San Diego Padres arasındaydı maç. Padres hayli zayıf bir takımdı. Maç çok heyecanlı değildi o yüzden de. Nationals vurucu konumunda olduğunda iyiydi, heyecanlıydı. Ama Padres vurduğunda genelde pek bir heyecan yoktu. Çünkü pek vuramadılar. Vuramadıkları zaman da kimse koşu köşesini kapmaya çalışmadı:) Tahmin ediyorum ki iki tane güçlü takım arasındaki maç çok çekişmeli ve heyecanlı geçer. Keşke şampiyonluk maçını izleme şansım olsaydı.

Bir de oyunda bir elitistlik var. Pantalonlar ütülü, oyuncuların eldiveni var falan. Dedim ne oluyor, maça mı çıktınız baloya mı geldiniz? Sanırım baseball futbola göre daha elit bir oyun olarak kabul ediliyor.

Bu maç aşağı yukarı 2.5 saat sürdü. Ama baseballda da, futbol gibi süre sınırlaması yokmuş. 9 tur oyunun bitmesi gerekiyor. Eğer bu 9 oyunda eşitlik varsa 10, 11 diye devam ediyormuş. Yani maç berabere bitemiyor. En uzun oyun 1981'de Pawtucket Red Sox ile Rochester Red Wings arasındaymış. 8 saat 25 dakika sürmüş ve maçı Pawtucket 3-2 kazanmış.

Oyunun sonunda, Nationals kazandı.  

Artık dönüş hazırlıkları başlıyor. Karmaşık duygular içindeyim. Onca nefret etmiştim, şimdi dönmeyi o kadar istemiyorum ki. tek bir hayat yaşıyoruz ve ne yazık ki Türkiye'deki hayat çok kötü. Ülkemi, ailemi, arkadaşlarımı özlemeyi bir kenara koyalım. Türkiye'deki ortama dönmeyi hiç istemiyorum ne yazık ki. Aylarca nefret ettim burdan, şimdi sevdiğime karar verdim. Gerçi belki de bir yeri baharda sevmek kolaydır ne bileyim. 






 Yarış hızlı başladı




 Lincoln açık ara farkla bitirdi.