8 Şubat 2015 Pazar

Karlı Günler

Merhaba;

İstanbul'da yaşayanlar olarak pek çoğumuz karlı havaları sevmiyoruz. Eminimki hiçbirimizin  derdi karın yağması değil, zira normal olan karın yağmaması değil. Ama alt yapısı da, üst yapısı da korkunç bir şehirde yaşadığımız için kar yağması demek evimize 5 saatte dönmek, yollarda sefil olmak demek. O yüzden de kar İstanbul'da ne yazık ki sevilmeyen bir misafir.

Bu fotoğrafları geçtiğimiz hafta Eskişehir'deyken çekmiştim. Diz boyu kar vardı, hava soğuktu, Eskişehir - Bilecik yolunda mahsur kalanları saymazsak hayatı etkileyen bir durum değildi. Biz de köye gitmiştik, eski bir nostalji soba yaktık, kestane yedik. Ki sobalı evleri resmen unutmuşuz. Sobanın etrafı sıcak ama mutfağa gitmek bile istemiyorsunuz. 

Esasında köye gitmiştik kısmını biraz açsam iyi olur belki. Biz aslen Eskişehir'li değiliz ama annem 6 aylıkken dedemler Eskişehir'e taşınmış, dedem öğretmendi. Yani bizim Eskişehir'in herhangi bir köyünden de değiliz. Neyse. Annem ve babam yıllardır ekolojik bir ütopya peşindeler, geçtiğimiz sene bunu gerçekleştirdiler. Ufak bir bahçe aldılar, üstünede küçücük (galiba 50 m2) bir ev yaptılar. Hedefleri orda yaşamak, oraya yerleşmek değil zira annem şehirden zaten kopamaz. Ama sabah gidip akşam bile dönebiliyorlar. Ya da bir kaç gün kalabiliyorlar. En güzeli bahçede yetişenler, ve yetişmesini beklediklerimiz. Ağaçlarımız henüz çok küçük, meyve verseler bile birer ikişer meyve verdikleri için bizden önce kuşlara nasip oluyorlar zaten. Ama en  azından domates, salatalık, kabak gibi mevsimlik sebzeleri alabiliyoruz. Ben pek yapamadım ama kardeşim tarlada çalışmak çok keyifli bir iş diyor. Bakalım belki bu yaz çalışırım. İşte size bir kaç karlı gün fotoğrafı. Hazır gene kar geliyor diyorlar, hazırlık olsun.








3 Eylül 2014 Çarşamba

Gene Komşuya Gittik: Sakız Adası



Esasında birkaç senedir olduğu gibi gene keşke tatile komşuya gitmiş olmayı isterdik ama bu sene hem ABD gezisi hem de Temmuz'da yaptığımız Bozcaada kaçamağının bütçemizde açtığı delikler yüzünden Türkiye'de kalalım dedik. Keşke demeseymişiz. Belki euro  3 lira diye dertlendik ama Türkiye'deki esnaf kendini kaybetmiş. Neyse. Bu başka bir yazının konusu olacak zaten. İzmir'e gittik tatil için ve geçen seneden kalan vizemizin de son günüydü. O zaman dedik yol Sakız'a gider. 

Çeşme'den Sakız'a 17 euro gidiş dönüş ücreti. Bir de Güney Sakız Turu vardı, kişi başı 20 euro. Gitsek mi gitmesek mi diye düşündük ama Uğur son dakika insiyatif alıp gidelim dedi. Eğer araba kiralamayacaksanız bu turu almanızı tavsiye ederim. 3 köy ve bir plaj görüyoruz, Feribotumuz 11'e doğru adaya vardı, zaten turumuz da 11.30 gibi başlayacaktı. Adanın çarşısında kısacık bir tur attık ve tura katıldık. Üç tane köy göreceğiz. Birincisi seramikleri ile ünlü Armolia. 


Armolia'da bir kaç tane seramik atölyesi vardı. Bazılarında gerçekten de birbirinden güzel seramikler vardı ama gerçekten de pahalılardı. Aşağıdaki fotoda gördükleriniz nispeten gücümüzün yetebileceği şeylerdi ama onlar da o kadar ilginç değil kabul edelim. 


 

Tabiki Sakız Adası'nın en büyük özelliği sakız ağaçları. Dünya üzerinde sadece ama sadece Sakız Adası'nın güney kısmındaki ağaçlardan toplanan sakızların ekonomik değeri varmış. Rehberimiz Türkiye'deki sakız ağaçlarının bile istenildiği gibi kaliteli sakız üretmeyeceğini söyledi. Dediğim gibi sadece bu bölgedekiler kıymetliymiş. Gerçi bu sakız denilen mereti de Türklerle Yunanlılardan başka seven yok ki. "It's disgusting" diyorlar.  


İkinci durağımız çok iyi korunmuş bir ortaçağ köyü olan Mesta. Sakız adası eskiden çok zengin bir ada olduğu için çokça korsan saldırısına maruz kalırmış. İnsanlar bununla mücadele edebilmek için değişik bir mimari yapı oluşturmuşlar. Evleri birbirine çok yakın yapıyorlarmış. Evlerin dış cephesinde hiç pencere olmazmış. Köyün ortasında da bir gözetleme kulesi olurmuş. Bu kuleden herhangi bir baskın anında köye haber uçarmış ki herkes savunma durumuna geçebilsin. Rehberin anlattığına göre aşağıdaki fotoğraflardaki dış cepheye açılan pencereler çok sonradan açılmış. 











Domatesleri böylece kurutuyorlarmış, kışın ortadan ikiye kesip yemeğin içine atarlarmış. Pek çaba sarfetmeden salça yapıyorlar yani. 



Son durağımız ise Pirgi. Pirgi'nin iki farklı özelliği var. Birincisi binaların dışında gördüğünüz süslemeler. Bu süslemeleri yapan sadece altı tane usta kalmış. Binayı önce sıvıyorlar, sonra üzerine gördüğünüz gri sıvayı atıyorlar. Bu sıvayı da adadaki volkanlardan elde ediyorlar. En son beyaz boyayıp sonra da desenleri yapıyorlar. Esasında bence güzel değil ama sonuçta bu kadar büyük bir çaba ile yapılan bir el emeğinden bahsediyoruz. Üstelik yıllar önce zaten evlerini neyle süslesinler ki? Bir el sanatının yok olması çok acı gerçekten de. 











Pirgi'nin ikinci özelliği ise şu yukarıda gördüğünüz kapı. Bu kapı Kristof Kolomb'un kapısı. Kolomb seferlerine çıkmadan önce Pirgi'ye gelip aylarca kalırmış. Sakız adası sadece sakızı ile değil denizcileri ile de meşhur çünkü. Adanın yarısı armatör, yarısı da kaptan denirmiş. Köyde hala Kolomb'un soyu devam ediyormuş ve köydekilerin yarısının soyadı Colombus'muş. 

Mesta ve Pirgi'de insanlar kapılarının üzerinde anahtar bırakıyorlarmış. Hırsızlık hiç olmadığı için gönül rahatlığıyla bunu yapabiliyorlarmış. Üstelik komşular birbirlerini kontrol edebiliyormuş böylece. Özellikle yaşlı komşularının sağlıklarından endişelendikleri zaman. Rehberimiz sakın kapıları açıp içeri girmeyin dedi. Bu uyarı neden yapılıyor? Çünkü bizler garip insanlarız. Hiç düşünmeden insanların evlerine girmekte bir sakınca görmemiş ayıları barındırıyoruz içimizde. 

Şehir merkezine dönmeden önce son durağımız deniz molası. hiç fotoğraf çekmediğimiz Mavra Volia'ya gittik. Burası volkanik bir plaj. Tertemiz deniz, simsiyah taşlar. Gerçekten de çok güzeldi. Yunanistan'da gördüüğm adalar ve plajlar içinde çok sevdiğim bir özellik var. En ücra plajda bile duş ve kabin var. Üstelik mesela Çeşme'deki gibi paralı değil. Bu plajda da duş ve kabin olması sayesinde zaten sıcaktan da bunaldığımız çin koşarak denize girdik. Sonra da sahildeki restaurantlardan birisine oturup sardalye ve Yunan salatası yedik, bira içtik. Yolunuz düşecek olursa ve bizim gibi kısıtlı süreniz varsa bence önce denize girin sonra yemek yiyin. Yemek yetişmese bile, bu denizde yüzmeyi kaçırmayın derim. Ayrıca hemen şu linke tıklayarak fotoğraflarına bakın. 





Turla beraber şehir merkezine indik ve o da ne? Tabi ki Akdeniz ülkelerinde siesta çok bilindik bir şey ama Rodos'ta pek siesta yapana rastlamamıştık. Ama burası turistik bir ada değil, zaten Sakızlılar da adalarının turistik olmasını istemiyorlarmış. Saat 2'de paydos ederlermiş. Gerçekten pek çok dükkan kapalı. Pek çok derken, sadece bir kaç cafe açıktı o kadar. Genelde yaşam söyleymiş. Sabah 8 öğlen 2-3 arası çalışırlarmış. Sonra evlerine gidip öğlen yemeği yerler ve gerçekten de bir öğlen uykusuna yatarlarmış. Akşam üzeri dışarı çıkar, arkadaşları ve sevdikleri ile zaman geçirirlermiş. Rehberimiz bir süredir Yunanistan'da yaşayan bir Türk'tü ve çok güzel bir tespitte bulundu. Yunanistan'ın ekonomik krizini siestaya bağlamak hiç doğru değil, burda hayat böyle, alışveriş yapacak insanlar ona göre yaparlar alışverişlerini, ben Yunanistan'a gelip de buzdolabı alan turistte görmedim dedi. Sonuç olarak bizler ölesiye çalışıyoruz da ne oluyor? Sevdiklerimize, çocuklarımıza zaman ayırabiliyor muyuz? Üstelik bize de sürekli denmiyor mu yarın öbür gün kriz gelecek kapıda diye. 

Yukarıdaki fotoğraflarda iki adet çarşı fotoğrafı görüyorsunuz. İkisi de siesTa zamanı çekildi. Bana biraz da Sevilla'yı hatırlattı çarşı. Üzerindeki örtüden galiba. 

Biz özellikle tura katıldığımız için çok memnun kaldık çünkü eğerki tura katılmasaydık siesta zamanı çarşının ortasında kalakalacaktık. Esasında çok yakında plajlarda var ama onlar içinde şemsiye lazımdı. Yoksa kavrulurduk. O yüzden de tura katılmak gerçekten de iyi bir fikirmiş. 

Yunanlıların milli içeceği frappe demiştim galiba daha önce. Çılgın gibi içiyorlar frappeyi. Dedim ki ben de içeceğim bu sefer. Açık kafelerden birine girdik, menüde Greek Coffee vardı. Onun ne olduğunu biliyorum zaten. Türk Kahvesi. Ama tezgahta Beko kahve makinasını görünce güldüm gerçekten de. Merak ediyorum, bu kahve makinasını falan bile ürettik, neden Türk kahvesini güzel bir şekilde pazarlayamıyoruz?

Biz Sakız'ı da çok beğendik. Tarihi dokusunu hiç bozmamış bir ada. Sakızlılar da bunu korumakta kararlılar. Dönüşte feribotta kadının bir aman üstüne para verseler gitmem bir daha diyordu. Sen gelem ulan ayı demek istedim dönüp. Sen Bodrum'a git, Çeşme'de takıl. Ne anlarsın tarihten, doğadan? Eğer ki tatilden aradıklarınız Çeşme'de, Bodrum'da varsa lütfen siz de gitmeyin Sakız'a. Sakinliğini, dinginliğini ve kendi halindeliğini sevmeyeceksizni. Boşuna masraf etmeyin. Ama tarihe dokunayım, sakız ağaçlarını göreyim, biraz kafa dinleyeyim diyorsanız hemen sizi Ege'nin bu yakasına alalım.

Bu arada fotoğrafların hepsi cep telefonundan. Şaşkın olduğumuz için makina götürmemişiz. Bir şekilde anlaşamamışız çünkü. Cep telefonu fotoğrafları ile yazı yazmak istemezdim ama Sakız'ı da es geçmeye gönlüm razı olmadı. 

29 Ağustos 2014 Cuma

Amerika'ya Veda: San Francisco

Merhaba;

Geldik uzun mu uzun ABD gezimizin son durağına: San Francisco. Görmez olaydım San Francisco seni. Geldiğimden beri seni düşünüyorum, birgün geri dönmenin hayalini kuruyorum. Ne güzel şehrimizdin sen San Francisco. 

Ama San Francisco'dan önce size daha önce söz verdiğim LA havalimanına ulaşma hikayemizi anlatayım. Esasında Las Vegas'taki Çin turu LA havalimanına bırakıyordu ama bize dediler ki siz en başta havalimanı yazmamışsınız, sizden kişi başı 40 dolar alacağız. Ehh dedik yeter be, bu ne? Zaten LA'e varışımızla uçağımız arasında aşağı yukarı 4 saat var, metro ile gideriz biz dedik. Metroya binebileceğimiz Union Station'da Çinlilerden ayrıldık. LA'de metro ücreti 1.5 dolar. Bizim zaten kartlarımız vardı. Kartlarımıza para yüklememiz gerekiyor. Bu arada belirtmem lazım, üzerimizde sadece ve sadece 5dolar kalmış. 3 kişiden çıkan para 5 dolar. Kredi kartlarımızı ise bilet makinaları kabul etmiyor. Neyse dedik, aldık 5 dolara 3 bilet. Nasıl yapacağız, ne yapacağız bilmiyoruz bulunacak bir yol illa. Belki bir bankamatiğe denk geliriz. Önce kırmızı hatta, sonra maviye, sonra da yeşile bineceğiz. Ordan da otobüse aktarma yapacağız. Yol karmaşık ve meşakkatli anlayacağınız. Kırmızı hatta giderken ben yolun kapalı olduğu ve bu yüzden de trenlerin yavaş gittiği gibi bir ikaz duydum ama tam olarak ne dendiğini anlamadım. Nergisle Uğur'a hiçbir şey söylemedim çünkü benimle hep dalga geçtiler, sen her an bir felaket olabilir diye düşünüyorsun diye. Neyse, kırmızı hatta zaten iki durak gittik. O kadar ağır ilerleyoruz ki koşsak geçeriz treni. Kırmızıdan indiğimiz durakta büyük bir karmaşa var, her taraf polis falan. Bir taraftan da mavi hatta geçmek için kartlarınız tekrar okutun diyor anonslar. Biz zaten paniğiz, tren peronda. Koştum geçtim. Bu arada koşabilmemin sebebi turnike olmaması tabi ki. Sadece kart okuyucular var ama turnike yok. Nergis'te geçti, Uğur'da. Biz Nergis'le dalga geçiyoruz ama Uğur çok gerildi. Tren ilerledikçe gerginliği artıyor falan. Nergis en sonunda dedi ki bak benim İngilizcem kötü, polis bizi çevirirse polise derim ki ben o anonsları hiç anlayamadım İngilizcem kötü, bunlarınki benden kötü. Hoş polis pasaportuma baksa 6 aydır burda yaşıyorsun nasıl kötü olacakmış İngilizcen diyebilirdi. Neyse yeşil hatta gelince turnike vardı önümüzde ama çıkış doğrultusundaydı. Biz gene kart basmamış olduk. Hayır para istiyorsan giriş yönünde turnike koy değil mi? Uğur daha çok, daha çok gerildi. Surat astı, söylenmeye başladı ama artık olay bizim için komik bir durum almaya başlamıştı. Gülmekten kendimizi alamıyoruz. En son yeşilden de inince aktarmaya gelince ya dedik otobüste sorun çıkarsa. Neyse duruma bakalım, olmadı burdan taksiye bineriz falan diyoruz. Neyseki otobüste sadece kartını göstermen yeterliymiş, herhangi bir yere okutman gerekmiyormuş. Sonuç olarak LA metrosuna yaklaşık 10 dolar takmış olduk ama Uğur o kadar gerildi ki anlatamam. 

Bizi San Francisco'da arkadaşlarımız karşıladı. Oakland'de yaşıyorlar ve bizi evlerinde 3 gün misafir ettiler. 15 günlük sefaletten sonra o evde 3 gün kalmak, dostlarla sakin sakin zaman geçirmek, temiz banyolarda yıkanmak bize o kadar iyi geldi ki. Burdan tekrar misafirperverlikleri için teşekkür ederiz. Ordan ayrılıp Türkiye'ye dönmeyi bırakın,  evlerinden çıkmak istemedik. Neyse. 

İlk günümüz SF'nin klasik turist turu. Fisherman's Wharf'a gidiyoruz. Burası şehir içindeki limanlardan 39 numaralı olanı. Esasında bir balıkçı barınağı ama içinde çeşitli dükkanlar, restaurantlar var. Ama oraya gelene kadar yolumuz uzun. Öncelikle Çin Mahallesi'nden geçmemiz lazım. Sanki yeteri akdar Çinli görmemişiz gibi değil mi? Ama SF'daki Çin mahallesi de baya meşhur. Financial District, Çin Mahallesi, devamında da İtalyan Mahallesi bizi Wharf'a ulaştıracak. Yol boyunca aşağıdaki şapka dükkanı gibi, ya da plak dükkanı gibi pek çok karakteri olan dükkan göreceksiniz. Şehirlerin dokuları "kısmen" de olsa, korunuyor. Kısmen diyorum çünkü onların da dertleri var.  








Çin mahallesi New York'ta olduğu gibi burda da İtalyan mahallesini işgal etmiş. Ben İtalyan olsam uyuz olurdum. Çin kültürü çok renkli, inanılmaz falan ama Çinlilerle ya da genel olarak Uzak Doğulularla pek anlaşamadım. Çinliler inanılmaz asosyaller. Koridorda görüyor, günaydın diyordum ve korkup duvar kenarına pısıyorlardı. Ki ABD Türkiye'den çok farklı bu anlamda. Herkes birbiri ile selamlaşıyor. Otobüs şöforleri bile her binenle sohbet ediyor. Tayland'lı ev arkadaşlarımla olan muhabbetlerimi de biliyorsunuz zaten:))  


Bu dükkandaki amcalar 68'den kalmışlardı, o kadar hippiler, o kadar güzeller ki. Dükkana girip çıkmanız da hiç umurlarında değil. Bir şey sorarsanız cevap veriyorlar, yoksa kimse sizi rahatsız etmiyor.  




Wharf'a ulaştıktan sonra benim ilk merak ettiğim şey bu foklardı. İskelelerin üzerine çıkmışlar, yayılmış yatıyorlar. Birbirleri ile kavga edip bağırıyorlar. Esasında fokları daha önce Cape Town'da fok adasında görmüştüm. Kokuları dayanılmazdı. Burada heralde ters bir rüzgara denk geldik, kokudan rahatsız olmadık. Fisherman's Wharf'tan isterseniz tekne ile Alcatraz Hapishanesi'ne geçebilirsiniz. Üstteki fotoğrafta da hapishaneyi görüyorsunuz. Biz geçmedik, açıkçası bu güzle günde hiç içimden gelmedi kasvetli yerlere gitmek. 

Yürüdüğümüz yol hiç az değildi ve biz artık acıktık tabi ki. Göz kararı bir fish&chips restaurantına girdik. Birer bira, birer fish&chips o kadar iyi geldi ki anlatamam size. Dönüş yolunda artık street car'a bindik. Çok uzun bir sıra var tabi ki ama buna binmek lazım. Zaten bir ulaşım aracı değil, sadece turistik bir gezi aracı. 



San Francisco'nun çok yokuşlu, çok çok yokuşlu bir şehir olduğunu biliyorsunuz değil mi? Street car canlı bir roller coaster gerçekten de. Tamam yavaş gidiyor ama o kadar eğlenceli, o kadar keyifli ki. 
Akşamı bir Thai lokantasında tamamladık. Bana Thai'den ikrah geldi belki ama, bu sefer ki değişikti. Ev arkadaşımın pişirdiği yemekler gibi çok soslu, çok baharatlı değildi. Gerçekten lezzetliydi. Ama Thai yemeği benim için hala bir muamma. 

İkinci gün hedefimiz Golden Gate Parkı. Burası da Central Park gibi devasa bir park ama şehrin merkezinde değil, o yüzden de çok kalabalık değil. Uğur'un buluşmak istediği başka arkadaşları vardı,  biz Nergisle gittik, gezdik, dinlendik. Size fotoğraf gösteremiyorum, neden? Şaşkın olduğum için makinamı şarj etmeyi unutmuşum da ondan:) Ama park sakin, sessiz, serin. Devasa ağaçların altında. Kürek çekebilir, ya da bizim gibi beceriksizseniz deniz bisikleti kiralayabilirsiniz. Biz yaptık. Çok güzeldi:)  


Bu çekebildiğim tek görüntü neredeyse parktan:) 

Akşam iş çıkışı arkadaşlarımızla buluştuk, önce Castro'yu turladık. Esasında pek turlayamadık zira Castro'nun ortasındaki yolda tamirat vardı. Park etmek falan çok zor oldu. Castro SF'nin gay bölgesi ki zaten aşağıdaki devasa bayrağı gördüğünüzde nereye geldiğinizi anlıyorsunuz:) Gene herkesin birbirine çok saygılı olduğu bir yer burası. Gerçekten inanamadık. Tabi ki bu da ABD'nin her eyaleti için geçerli değil, her şehirde bir gay bölgesi yok ama bir şehirde bile olabilmesi büyük bir oaly. Bizde olsa o bölgeyi basarlar.


Akşam yemeğimiz bir Küba restaurantındaydı. Biz zaten parktan sonra yeteri akdar dinlendiğimiz ve bir taraftan da çok yürüdüğümüz için çok yorulduğumuzdan Nergisle kendimizi restauranta atıp bir sürahi sangria'ya gömülmüştük bile:) 

Aşağıdaki duvar Clairon Alley denilen sokak. Alley diyince de aklıma Diagon Alley geliyor:). Burda sanatçılar özellikle SF ile ilgili sorunlarını resmetmişler. Bakın aşağıdaki resimde mesela hoşlanmadıkları durumları anlatmışlar. 





Son günümüzde arkadaşlarımız bizi araba ile gezdirilmesi gereken yerlere götürdüler. Her şeyden önce iki gündür uzaktan görüp yanına ulaşamadığımız Golden Gate Köprüsü. Çok güzel bir asma köprü. Hava inanılmaz rüzgarlıydı (ki burası hep böyleymiş) Kuşlar bile uçmakta zorlanıyordu. 


Biraz yokuş demiş miydim?



Son olarak gittiğimiz yer ise Pasifik'te gün batımıydı. Pasifik'te gün batımını izlemek için ne yazık ki üzerinden aylar geçtikten sonra neresi olduğunu hatırlayamadığım bir kaç yerleşim biriminden geçtik. Arada durup okyanus balıkları yedik. 





İşte okyanusun kenarındayız, ayaklarımız suya değiyor. Nasıl güzel, nasıl huzurlu. Durup durup konuştukça bile hep bugüne geri dönüyoruz. Hep o anı özlüyoruz. O kadar güzeldi ki, gerçek olduğuna inanamıyoruz. 

SF'de gidilen en nemli gezme yerlerinden birisi de Nepa Vadisi ama bizim zamanımız kalmadı, gidemedik. Onun yerine Nepa'yı eve getirdik, evde şaraplar içtik. Hepsi birbirinden lezzetliydi. 

San Francisco'yu çok ama çok sevdim. Sanki bir Avrupa kenti ama Avrupa'nın sıkış tepişikliği de yok.  Sanki tam yaşanacak yer. Orası rakun, ceylan, kokarca görebileceğin bir yer. Öylesine güzel ki.

San Francisco, bir gün tekrar buluşmak üzere. Şimdilik Ci vediamo...

5 Ağustos 2014 Salı

Once in a Lifetime: Las Vegas

Las Vegassss!!!

Evet geldik ABD maceramızın en tuhaf bölümüne. Filmlere konu olan, efsanevi Las Vegas. Bir kere git, bir daha gitmek ister misin bilemem:D

Los Angeles'tan Çinli otobüs turu ile Las Vegas'a yola çıkıyoruz. Öncelikle kaldığımız otelden otobüsün kalktığı noktaya ulaşmamız lazım ki bunun için gene metroya bindik. Ondan sonra da bir 5 dakika yürüdük tabi ki benim kalp çarpıntılarım ve söylenmelerim eşliğinde. Sabahın köründe Los Angeles sokaklarında kimse yoktu, bu belki de iyi bir şey bilemiyorum ama başımıza bir iş gelmeden otobüsümüze ulaştık. Bir otobüs dolusu çeşitli yaşlarda Çinli ile beraber yola çıktık. Neden Çinli turu tercih ettiniz derseniz tamamen duygusal diyebilirim. Biz üç kişi gezdiğimiz için 2 kişi fiyatına 3 kişilik tur veriyorlardı ve kişi başı aşağı yukarı 60 dolara geliyordu. Ama burda bir parantez açayım, açıkçası benim tavsiye edeceğim bir tur olmadı. Bir kere Los Angeles'tan Las Vegas'a ulaşmamız 5-6 saat hatta belki biraz daha bile çok sürdü. Manzara tabi ki tuhaf bir çöl manzarasıydı ve ben çok sıkıldım. Rehberimizin İngilizcesi çok düzgündü ama her anlattığı şeyi bir de Çince anlatıyordu. Çince nasıl kafa ütüleyen bir dil anlatamam size. 

Akşam üzeri Strip'in en ucundaki otelimize vardırk. Circus Circus. Otelimiz eskiydi ama kötü değildi. Las Vegas'ta bütün oteller kumarhane ve büyük otellerin de hepsi bir tema üzerine kurulu. Bizimkinin temasını anlamak zor değil tabii. O sirk teması bana nasıl bastı size anlatamam. Temiz bir otel olmasına rağmen ben nefret ettim. 

Otele ulaştıktan sonra rehberimiz bizi akşam turuna çıkardı ve belli başlı otellerin içini gezdik. Aşağıdaki çiçekler ve çikolata şelalesi Bellagio'nun içindeler mesela. Bellagio hangi otel derseniz, Ocean's Eleven'ın geçtiği otel diyeyim.  Yarım saatte bir önündeki havuzda çok güzel bir su gösterisi oluyor. Biz iki kere izledik. Bir kaç farklı senaryo var. Bir kaç kere daha izlemek isterdim açıkçası. 
  









Paris temalı oteli gezmedik ama Venedik'i bolca gezdik. Hatta ertesi gece tekrar gezdik. Resmen San Marco Meydanı'nın aynısını yapmışlar. Kanallarda gondolla gezebiliyorsunuz, etraftaki dükkanlardan alışveriş yapabiliyorsunuz. Bizim en çok etkilendiğimiz otel bu oldu galiba. Bir de Ceasars Palace (ki kendisi de Hangover 1'in çekildiği oteldir) çok hoşumuza gitti. Para var huzur var diyeceğim ama Las Vegas öylesine tuhaf bir yer ki huzur var mı emin değilim. Mesela aşağıdaki fotoda da Old Town'ı görüyorsunuz. Burayı biraz hareketlendirmek için tavana LED ekran koymuşlar. Yaklaşık 1 km uzunluğunda bir caddenin üzerinin LEDle kaplandığını düşünün. İşte abuklukta son nokta bu diyebilirsiniz. Bir taraftan da her tarafta eskort kızlar, vücutların pazarlandığı bir sektör. Sadece kadınlardan bahsetmiyorum esasında erkeklerde böyleydi. Üstelik uyuşturucu kullanımınında çok yüksek olduğunu görebilyorsunuz. Burda sanki yaşlı muhafazakar teyzeler gibi konuştuğumu düşünebilirsiniz ama inanın ki öyle değil. Gencecik bedenlerin pazarlanmalarından bahsediyorum size. Açıkçası Las Vegas benim çok bayıldığım bir yer olmadı. Rahatsız oldum, huzursuz oldum. Zaten çölün ortasında yapay bir şehir. Sevmedim sevemedim. 





Ertesi gün sabah erkenden yola çıktık. Hedefimiz tabiki Grand Canyon'a ulaşmak. Biz daha çok kanyon görmek için South Rim'e gittik. Eğer ki daha turistik bir tur yapalım, zaten o kadar saat yol gidemem derseniz sizi North Rim'e alırız. Orada üstelik meşhur airwalk'u da kullanabilirsiniz. Bu arada, Grand Canyon'un gelirleri o bölgenin Kızılderili topluluklarına aktarılıyormuş. Biz saatlerce yol gittikten sonra South Rim'e vardık. Şunu söylemeliyim ki, i-na-nıl-maz etkilendim. Colorado Nehri'nin milyonlarca yıldır bu kayalıkları oyması ve şekillendirmesi baş döndürücüydü. Bize burda ne yazık ki sadece 45 dakika verdiler. Ki 45 dakika çok az bir süre. Gözlerim acıyana kadar bu çorak manzarayı izledim. Size  bir not düşeyim, Las Vegas'ın aksine burası hayli serin. Üzerinize kalın bir şeyler alın mutlaka. 

Not: Buraya daha çok Grand Canyon fotosu ekleyeceğim.  










Bir de dönüşte bizi Hoover Barajı'na götürdüler. Bu barajı da Transformers filminden hatırlarsınız. Arizona ve Nevada'nın eyalet sınırında. Görmezseniz bir şey kaybeder misiniz bilmiyorum. İki elektrik mühendisi olarak bizim bile ilgimizi pek çekmedi. Generatörünü, türbinini görmedikten sonra uzaktan baraj görmüşüm ne olacak:) Yalnız geçenlerde enteresan bir şey okudum. Dünya üzerindne insanlar silinse ne kadar sürede neler olur diye, bütün barajlar ve nükleer santraller durmasına rağmen Hoover Barajı özel yapısı nedeniyle bir  süre daha elektrik üretmeye devam edecekmiş. 

Son günümüzde gene Los Angeles'a dönmekle geçti. Keşke Los Angeles yerine Las Vegas'tan  alsaymışız uçak biletlerimizi ama bilememişiz.  

Size çok komik bir hikaye anlatacağım LA havaalanına ulaşmamızla ilgili ama o da bir sonraki yazıya kalsın artık. 

Burada bir dip not düşeyim. Çinli turlar evet çok ucuzlar ama tavsiye etmiyorum. Biz hem baya yorulduk, hem de esasında çok az yer görebildik. Eğer ki araba kullanabilirim derseniz LA'den araba kiralamak mantıklı olabilir ama mesafe çok uzun, tek şöförle o iş biraz zor olur. En az 2 kişi araba kullanabilirseniz öyle yapın. 

Biz pek kumar oynamadık. Zaten rulet falan bilen yok aramızda. Tek yapabileceğimiz kollu makinalar. Ben de onlardan Güney Afrika'da yeteri kadar oynadığım ve sıkıcı bulduğum için pek bulaşmadım açıkçası.