Ben de hatırlatayım, hava çok soğuk, üstelik kar var. Lütfen minik dostlarımızı unutmayın.
Sezen Yıldırım
27 Ocak 2012 Cuma
18 Ocak 2012 Çarşamba
Dünden Kalanlar
Kar yağınca İstanbul'u bir çılgınlık alıyor, hatta bu sene o kadar büyüdü ki çılgınlık insanlar köprüde bile yürümek zorunda kalmışlar. Anlamadığım eşy şu oldu, köprüyü geçince ne yaptılar? E-5ten de yürümediler heralde? İyi ki pazartesi karşıya geçmemişim diye düşündüm.
Fotoğraflar Salı gününden. Saat 09.00 sınavı evden 7 gibi çıkmamı gerektiriyor. Işık fena değildi esasında. Zaten henüz kış tarifesinde olduğumuz için bir anda gün ağarıyor, bir anda akşam oluyor. Değişik. Kışı pek sevmemem için bir neden daha. Ben uzuuuuun akşam üstlerinin insanıyım. Buyrun fotoğraflara.
15 Ocak 2012 Pazar
Pazar Güncesi
Çok içsel bir deneyim yaşadım, hem de sadece bir kitap okurken oldu bu. Sonuçta bir takım şeylerin farkına vardım. Sanırım bunlar size anlatamayacağım kadar içsel oldular benim için. Enteresan. Neyse. Bu farkındalık sonucunda (hımm yogacılar gibi konuşmaya başladım, bu iki kelimenin "içsel" ve "farkındalık" bir gün gelip bir cümlemin içine gireceğini de düşünmezdim ama neyse) da beni sıkana kadar bir görsel günlük oluşturmaya karar verdim. Bu günlükteki fotoğrafların da siyah beyaz olması gerektiğine karar verdim. Her gün çekemeyebilirim ama daha sık fotoğraf çekmeye çalışacağım diyelim. Bugün sahildeydik.
Bir de enteresan birşey farkettim. Yıllardır bu makinayı kullanıyorum ama ya çok az siyah beyaz fotoğraf çekmişim ve fark etmemişim, ya da makinamda bir sorun var. Siyah beyaz çekiyorum. Ama bilgisayarda renkli görüyorum fotoğrafları. Sonra tekrar çevirmem gerekiyor. Eğer RAW çekersek siyah beyaz sadece Nikon Capture NX kullanarak görebilirmişim. Ben PS kullanıyorum.
Buyrun fotoğraflara. Topu topu 4 taneymiş gerçi ama olsun
7 Ocak 2012 Cumartesi
Galata'da bir gün
Bugün uzun süredir geçirmediğim gibi güzel bir haftasonuydu. Ne zamandır sanattan, sergilerden kopmuştum iyi geldi açıkçası. Önce vapurlar Karaköy'e geçtik. Vapura binince fotoğraf çekmeyi çok seviyorum, genelde pek farklı bir şey çıkmıyor ama olsun.
Karaköy'de Bankalar Caddesi'nde Garanti Bankası'nın binasında Salt Galata isminde bir sergi alanı açılmış. Esasında sadece bir sergi salonu demek doğru değil. Çok güzel bir kütüphane, kitap dükkanı, kafe, sergi salonları. Hayli emek harcanmış çok farklı bir mekandı. Mutlaka gidip görün. Giriş ücretsiz. Bir de daha önce hep kongrelerde gördüğüm ama uygulamasın hiç görmediğim bir doğal aydınlatma yöntemi gördüm. Binanın tepesine konulmuş aynalar ve alt kattaki camlar ile ışık mümkün olduğunca alt katlara iletilmiş. Daha ışıklı bir günde gitsem daha iyi gözlemleyebilirdim tabii bugün biraz zor oldu.
Doğal aydınlatma elemanları
Kütüphaneden bir görünüm
Biz Maryam Şahinyan'ın Foto Galatasaray sergisine gittik. Maryam Şahinyan Ermeni bir ailenin kızı. Ailesi 1915 olaylarında Sivas'tan İstanbul'a göç etmiş. Maryam Hanım'ın hayatı da bu göçle şekillenmiş. Babasının amatör bir hobi olarak başladığı fotoğraf Maryam Hanım'ın mesleği olmuş. Galatasaray'daki Foto Galatasaray stüdyosunda binlerce fotoğraf çekmiş. Bu sergide 1933-1985 yılları arasında çektiği fotoğrafları araştırmacı Tayfun Serttaş hem cam negatiflerden hem de siyah beyaz negatiflerden ayırmış, taramış, temizlemiş. Sonuç olarak Türkiye'nin bir portresi çıkmış ortaya. Bir stüdyodan geçen İstanbul silueti resmen fotoğraflar. Yalnız fotoğraflar basılı değiller, karanlık bir ortamda slayt şov şeklinde görüyorsunuz.
Cam negatifler
Slayt şov
Binanın içinin muhteşem görünüşleri
Çıkınca Tophane-i amire'deki Dali sergisine gittik. Öylesine kalabalıktı ki pek birşey anlamadım diyebilirim. Ben resim sergilerinde resimlerin önünde 10 dakika duran insanlardan değilim ama herkes resimlerin önünde o kadar çok zaman geçiriyordu ki ilerlemek mümkün değildi. Enteresan olan şey şu ki kimse resimler hakkında konuşmuyor, öylesine muhabbet ediyorlar e o zaman ilerleyin değil mi? Anladım ki kimse Dali'yi görmeye gelmemiş, Dali'ye gittim demek için gelmiş. Her bir resmin fotoğrafını çekip resimlere bakmayanlar mı istersin, her bir resmin önünde kendi fotoğraflarını çektiren mi istersin. Bu sosyal medya ve Facebook ne yazık ki içimizdeki bütün görgüsüzlüğü ortaya çıkarmış. Resmen herkes Dali sergisinde profil fotoğrafı çektiriyordu. "Ay şekerim haftasonu Dali'ye gittik, muazzamdıııııııı." Sanat görgüsüzü enteller, öyle sinirlendim ki anlatamam. Öte taraftan Dante'nin İlahi Komedyası'nın betimlendiği resimler hayli ilginçti, ben de kitabı okuma arzusu uyandırdı. Elimdeki kitaplar bitince sanırım onu okuyacağım. Bu arada Tophane-i Amire'ye giriş tam 10, öğrenci 5 lira.
Son olarak esasında giderken çektiğim bir fotoğrafı da paylaşayım. İlk okuduğumdan beri çok hoşuma gidiyor. Cevabı birisi altına yazmış, benim görüşüm daha farklı. Peki siz hangisisiniz?
15 Aralık 2011 Perşembe
Bobiler.org
Şu anda çok komik ve bir o kadar da sinirlerimi bozan birşey yaşadım.
Bu gece hayli boş ve bilgisayar başında geçti, bir de bobilere bakayım bari dedim. Ki ben bu siteye girmeyeli yıllar olmuştur. Öylesine boş boş bakıyordum bir kaç şeye güldüm, Uğur ve Yurda'da geldi yanıma, hep beraber bakıp gülüyoruz sonra karşımıza şu fotoğraf çıktı.
Oha len benim fotoğrafım bu dedim ama bir yandan da emin olmadım sonuç olarak çok standart bir İstanbul manzarası. Açıp fotokritikten baktım ve evet benim fotoğrafım çünkü köprünün ayağı yamuk. Hani aynısını çektin de yamukluğunuda mı aynı yaptın be adam? Güldük eğlendik puuahahuh falan dedim. Fotoğrafım çalınmış sevinsem mi üzülsem mi bilemedim dedim. Bu fotoğraf yıllar önce çektiğim bir kare esasen. Neyse sonra baktım bu montajı yükseyen adamın facebookta sayfası var, kendi sayfası var, Fotokritik'e üye. Yani adam fotoğrafçı. İyi çeker kötü çeker derdim değil. Ama hele de fotoğrafçısın, insan bir mesaj atıp izin almaz mı? Kaynak göstermez mi? Hadi bobiler belki kaynak göstermeye uygun bir yer değil ama zaten kolaylıkla bana ulaşabilir. İzin vermeyecek değilim, kullanma demem neden diyeyim? Ama işte bu tavra uyuz oldum. En çok sol altta kendi adını yazmasına uyuz oldum, yapan tolga_akbaş onu anladık ama bari sol alta benim adımı yazaydın, ya da hiçbir şey yazmasaydın. Senin mi be fotoğraf? Facebook sayfasında yazdım, buraya da yazıyorum, fazla da yapacak çok birşeyim yok heralde.
Adam şu: http://tolgaakbas.com.tr/
https://www.facebook.com/pages/tolga_akbas/225868724133791
Bir yandan da NTV'de haber yapımcısıymış, gazeteciymiş hem de adam.
Bir yandan da NTV'de haber yapımcısıymış, gazeteciymiş hem de adam.
Benim fotoğrafımın orjinali de burda: http://fotokritik.com/19493/kopru-alti
Ayıptır. Sinirlendim gece gece.
27 Kasım 2011 Pazar
İzmir'deydim....
Adnan Menderes'te ekibin devamını beklerken.
Perşembe günü kongre için İzmir'e gittik. Gene Afrika grubu ile beraber, ama ne yazık kibu sefer Özlem gelemedi. Onun yerine cumartesi günü Duygu ve Suna geldi. Genelde zamanımız kongrede geçti. Ancak akşamları gezebildik neredeyse. İzmir'i eskiden pek sevmezdim ama iki sene önceki İzmir seyahatinden beri İzmir'de en sevdiğim şehirler listesinde. Fotoğraf makinamı götürmedim, bunlar kompakt makinadan çıkanlar.
Peki biz neler yaptık, size neleri tavsiye edeyim:
- Sakatatla, çöp şişle derdiniz yoksa mutlaka Topçu'ya gidin. Biz bir gece Servet'e, bir gece de Topçu'ya gittik ama bence Topçu çok daha başarılıydı.
- Gazi Kadınlar Sokağı gece çok farklı bir parti ortamına dönüştü. Biz Sardunya's diye bir yere oturduk, garsonda çok kafa bir çocuktu, çok eğlendik. Çıkışta 5 kişi 50 tane midye yedik köşedeki midyeciden. Hayatımda 5 midyeden fazlasını yememiştim.
- Reyhan Pastane'si İzmir'in en meşhur pastanesiymiş. Kahvaltı için gittik, kahvaltılıklarında pek olay yoktu bence. Ama pastaları gerçeknte de öylesine lezzetliydi ki kendimizi kaybettik. Ama galiba gün sonunda şekerim falan çıktı. İnsan gibi yiyin bizim gibi yemeyin. Bir de 5.25 liraya çay İstanbul'da yok. Yuh Reyhan Pastanesi yuh.
- Kızlarağası Han Kemeraltı'nda küçük bir Kapalı Çarşı. Çeşitli sebeplerle biz pek takılamadık ama daha çok zaman geçirmek isterdim.
- Geçen sefer öğretmenvini beğenmemiştik bu sefer Hakimevinde kalalım dedik ama yoğun bir rutubet kokusu vardı ne yazık ki. Bir de Bayraklı uzak İzmir standartlarında bence.
Bir kaç fotoğraf daha paylaşayım. Çok fotoğraf yok ne yazık ki bu sefer.
11 Kasım 2011 Cuma
Kapadokya
Merhaba;
Sanırım bayram telaşı bitti, pek çoğumuz işe başladık, bir kısmımız ise hala izinde, pazar gününü bekliyoruz gerginlikle. Bayram benim için biraz karmakarışık geçti. Bir yandan birkaç gün İstanbul'daydık, sonra Eskişehir'e gittik falan. Tam bir çorba olma durumu. Tabii yazılar falan kaldı gene bayramın sonuna. Yeni fotoğraflar gelmeden Kapadokya'yı ekleyeyim dedim.
29 ekim'de 3 günlük bir Kapadokya turuna katıldık. Ben bir türlü denk getirip Kapadokya'yı görmeyi başaramamıştım. Uğur üniversitedeyken gitmişti oysa. Şimdi eksik kalan bir Bartın Amasra rotası kaldı, bir de Kars Ardahan. Neyse. Perşembe akşamı Prontotur ile yola çıktık. Geceyi yolda geçirdik ve cuma günü bölgeye ulaştık. İlk durduğumuz yer Uçhisar Kalesi oldu. Esasında sabah daha erken bir saatte gelebilsek Uçhisar'dan göreceğimiz manzara çok daha iyi olacaktı diye düşünüyorum ama gene de fena değil. Uçhisar civarından özellikle vadiler arasında gezinen balonları çok rahatlıkla görebiliyorsunuz. Kişi başı ne yazık ki 100 euro dedikleri için biz balon turuna katılamadık ama böyle bir planla para ayırılarak gidilmesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle de sabah saat 5'te çıkan turlar soğuk olsa da hayli nefes kesici olmalı, güneşin doğuşunu izlemek anlamında.
.
İkinci durağımız Uçhisar'dan sonra Göreme açık hava müzesi oldu. Kapadokya bölgesinde Müze Kart almak çok faydalı. Müze Kart 20 lira, sırf Göreme'ye girmek 15 lira. Göreme Bölgesi'nde küçük küçük bir çok kilise, yemekhane, mutfak görmek mümkün. Burası daha çok bir manastır havasında. Zaten rehberimizinde anlattığı kadarıyla, Hristiyanlar saklanmadan özgürce dinlerini yaşamaya başladıktan spnra burası gerçekten de manastır olarak kullanılmış. Ancak kiliseler kayalara oyuldukları için hayli küçükler. En fazla 20-30 kişi girebilecek gibi içeriye. Bildiğimiz kiliselerden bir diğer fark ise vaftiz havuzlarının büyük insanların girebileceği boyutlarda olması. bunda da o dönemlerde Hristiyanlığı topluca kabul eden insanların olmasının etkisi var heralde. Ne yazık ki kiliselerde fotoğraf çekmek tamamen yasak. Zaten grupların içerde durması için izin verilen süre sadece 3er dakika. Bazı kiliseler tahrip olmuşlar, bazılarında ise çizimler son derece anlaşılır bir şekilde duruyor. Göreme'den sonraki durak ise Asmalı Konak dizisinin çekildiği Mustafapaşa köyü. Biz köyde çok az zaman geçirdik, konağı görüp ayrıldık gibi nerdeyse. Kapadokya bölgesinde görülen sütte kavrulmuş kabak çekirdekleri için kabak ayıklayan kadınları gördük. Ben bu çekirdekler bal kabağından çıkıyor sanıyordum ama yanılıyormuşum meğer. Bir ziraatçı çocuğu olarak bu konuda son derece cahil olmak beni utandırmadı desem yalan olur.
Ürgüp'te kaldığımız otele gitmeden önce son durağımız Turasan Şarap Fabrikası oldu. Birkaç şarap tattık ama üretim mevsimi olduğu için mahzenlere indirilmedik. Dediklerine göre üretim döneminde mahzenlerdeki koku çok kesif oluyormuş. Ben beyaz şaraplarını beğendim ama kırmızı şaraplarından hiç bir zaman çok keyif almadım Turasan'ın. Aldık tabii birkaç şişe, maksat ekonomiye katkı olsun:)
Kaldığımız otel biraz konforsuzdu. Pek memnun kalmadık. Özellikle de gittiğimiz de odalarımızın soğuk olması canımızı sıktı ama aşırı derecede temizdi, bu yüzden de çok söylenmemeye çalıştık üşümediğimiz sürece.
Cumartesi günü ilk durağımız Develi Vadisi'ydi. Develi Vadisi'nde de oluşumları devam eden kayalar var. Buranın özelliği sanırım kayalıkların kolaylıkla birşeylere benzetilmesi. Deve, Napolyon'un şapkası, İsa taşıyan Meryem gibi. Bizler burada kayaların üstünde atlayıp zıplayıp şımarık fotoğraflar çektirdik ama size gösterebileceğim pek birşey yokmuş meğer. Her fotoğrafta ışık çok önemlidir ama sanırım Kapadokya'da daha da önemli. Cumartesi günü pek ışık yoktu, fotoğraflarımızın hiçbirinde derinlik yakalayamadık.
Vadiden sonra kaldığımız bölgeye yaklaşık 40 km uzaklıktaki Hacı Bektaş-ı Veli'nin türbesine gittik. Beni zaten mistik şeyler her zaman çok etkiler. Aleviliğe çok yabancı olmamamıza rağmen beni en çok kadın ve erkeğin eşit olduğu bir ideal dünya fikri etkiledi galiba burada. Mevlevilikte ve Alevilikte de yer bulan çile çekme kavralarını pek kavrayamıyorum ve mantıklı da gelmiyor bana kışın okuduklarım sayesinde Mevlevilikten baya etkilenmiştim. Alevilikte benim için böyle bir etki yarattı. Zaten şu sözler herşeyi açıklamıyor mu?
Daha sonra bir halı atölyesine gittik. Açıkçası Türk halılarını bu kadar beğeneceğimi hiç düşünmemiştim. Yıllarca aynı model halıları görmekten sıkılmışım heralde annemlerin evinde ama burda onlarca halı açtılar, bu da onlarca farklı desen demek. Hatta koleksiyon halıları bile gösterdiler. hem de bu el halıları inanılmaz fiyatlara da değillerdi. Bir gün bir tanesini evimize almaya karar verdik, birkaç tane de beğendik zaten. Bu atölyenin özelliği çevredeki kadınları yetiştirmesi ve onlara iş olanağı sağlaması, bu yüzden de ben adamları daha da çok takdir ettim.
Bir de ipek halılar için ipek böceği kozalarından iplik üretimini gösterdiler. Burdaki teknoloji pek ilerlememiş, önce kozaları sıcak suya atıyorlar ki iplikleri tek tek ayırabilsinler, sonra da bunları elleriyle sarıyorlar. Teknolojinin ilerlemesinin bir yolu yoktur heralde, sanırım her yerde aşağı yukarı bu şekillerde üretilir ama belki sarma işlemlerini de makinalarla yapabilirler. Bir ipek böceği kozasından yanlış hatırlamıyorsam 1000 metre civarında ip üretilebiliyormuş ki küçücük kozaya oranla inanılmaz bir rakam bu.
Bir Avanos klasiği ise topraktan çanak çömlek yapımı. Seramik üretimi hep usta çırak ilişkisinde yürümüş, bu yüzden de ustaların artık çok azaldığını anlattılar bize. Atölyede çok güzel seramikler vardı ama inanılmaz pahalılardı gerçekten de. Ben denemedim ama bu açrkın üzerinde hamura şekil vermek son derece zor görünüyordu.
Avanos'tan sonra Paşabağ Vadisi'ne gittik, burası hep görmeye alışkın olduğumuz şapkalı peri bacalarının olduğu mekan. Şapkalı peri bacalarının oluşumunda üstteki toprak tabak ile alttakinin yapısı farklıymış. Alt taraf daha hızlı aşınmasına rağmen üst taraf daha yavaş aşındığı için şapkalı bir görüntü oluyormuş.Zamanla alt taraf çok fazla aşındığı için şapkalar da düşüyor. Ama bir yandan da başka yerlerde yeni peri bacaları oluşmaya devam ediyor. Yeri gelmişken peri bacası isminin de nereden geldiğini söyleyeyim. Bu yükseltilerin arasında rüzgarın uğuldamasını çok eskiden insanlar perilerin sesine benzetiyormuş, bu yüzden de peri bacası demişler.
Cumartesi günü programımız çok yoğundu gerçekten de, günü bitirmeden göreceğimiz iki yer daha var. Bunlardan birincisi Çavuşin Köyü. Bu köyde 1950li yollara kadar insanlar hala dağdaki kaya evlerde yaşıyorlamış ama bu yıllarda olan bir göçük sonunda bir aile yok olmuş. Bunun üzerine yerel yönetim insanları kayalık evlerden çıkarmış ve dağın eteğine yeni bir yerleşim yeri kurmuşlar. Buraya Çavuşin Köyü denmesinin sebebi ise okuma yazma oranı çok yüksek olduğu için Kurtuluş Savaşı sırasında burdan askere giden herkes çavuş olmuş. yerleşim yeri de dağlardaki oyuklar olduğu için insanlar bu köyden bahsederken hep çavuşun ini demişler ve zamanla Çavuşin olarak kayıtlara geçmiş. Köyün tepesinden bakınca çok güzel bir manzara görülüyor. Arka tarafta hep oluşumları devam eden peri bacaları var. Ön tarafta ise yeşillikler içinde bir köy .
Bizim buradaki yürüyüşümüz rehberimizi kaybettiğimiz için biraz heyecanlı oldu. yukarı çıkmak çok kolaydı ama daha kısa bir yoldan inelim derken patikası olmayan bir tepede kalakaldık. Gerçi yanımızda yaşlı bir teyze olmasa atlaya zıplaya inerdik ama kadını da bırakamadık ve kös kös aynı yolu geri gidip inişe geçebildik. Buradaki bazı evler son derece büyüktü ama yükseklikler için aynı şeyi söyleyemem. Evlerin tavan yükseklikleri 2 metre civarında en fazla.
Bir de bisikletli grup gördük karşı yamaçta. Çok keyiflidir eminim ama benim gücüm yeter mi bilemem.
Otelimize dönemden en son Üç Güzeller'i göeceğiz. Hikayeye göre birbirini çok seven iki genç aileleri birlikte olamlarına izin vermediği için kaçmış. Kaçak yaşadıkları sırada bir de çocukları olmuş. en son kızın ailesi bunların peşindeyken ve yakalanacaklarken Tanrı'ya yalvarmışlar, ayrılacağımıza taş olalım demişer ve o nokta da taş olmuşlar. Üç Güzeller anne, annenin kucağında bebek ve babadan oluşuyor.
Cumartesi gecesi Ürgüp'te dışarı çıkmayı düşünürduk ama öylesine yorulmuşuz ki resmen bayıldık yemekten sonra. Pazar günü uğrayacağımız yer azdı ama İstanbul'a kadar yol uzun.
Pazar sabah ilk önce Derinkuyu yer altı şehrine indik. Derinkuyu 8 kattan oluşuyor. Kapıda da yazdığı gibi gittikçe klostorofobik bir hal alıyor. İçerde binlerce insanın savaş zamanlarında barındığından bahsediliyor. Daha açılmamış pek çok bölgesi varmış ama binlerce insan nasıl orda barınmış bilemiyorum. Yukarıya açılan ama dışardan fark edilmeyen havalandırma bacaları sayesinde içerde sürekli temiz hava var.
Sıcaklıksa o gün çok soğuk olmasına rağmen son derece optimumdu. Yalnız heralde 10 kilo falan daha şişman olsam merdivenlerden inmek zorlardı bünyemi. Bir de benim boyum 1.60, benden uzun insanlar için de zor bir durum oluştu yürürken. O döenmde kimsenin çok şişman ve çok uzun olmaması gerekiyor demek ki. İspatlanamamasına rağmen civardaki diğer yer altı şehirleriyle Derinkuyu arasında yer altı tünelleri olduğunda söz ediliyor.
Aksaray sınırlarına girince göreceğimiz iki nokta kaldı, birincisi Ihlara Vadisi. Türkiye'nin en uzun, Dünya2nın ise ikinci uzun vadisi olan Ihlara Vadisi 14 km uzunluğa sahipmiş. Ben Ihlara Vadisi'ni daha önce görmüştüm ve daha uzun bir yürüyüş yapmıştık. Bu sefer sadece 2 kilise gördük, yürüdüğümüz mesafe ise taş çatlasa 500 metre idi. o 500 metre için 400 basamak iniyorsunuz, bence inmişken mümkün olduğunca çok yürümekte fayda var.
Tuz Gölü'nü çocukluğumdan beri çok merak ederim. Babam Konya'lı olduğu için ben çocukken anlatırdı. Uğur'da daha önce gittiğinde görmüştü ve çok güzel fotoğraflar çekmişti. Bu sefer Uğur kadar şanslı olamadım, iyi bir ışıkta orada değildik. Gün batımında orda olabilseydik çok güzel bir manzara göreceğimizden emindim ama biz Tuz Gölü'ne vardığımızda zaten güneşte yoktu. Öte taraftan çocukluğumdan beri görmek istediğim gölde olamk ne kadar da etkileyiciydi anlatamam....
Sanırım ki çok uzun bir yazı oldu, umarım sıkılmadan okuyup sonuna gelebilmişsinizdir. Ben Kapadokya'yı çok beğendim ama anladım ki orada yapmak istediğim birkaç şey daha var.
1. Balon turu
2. Atla yarım günlük bir tur
3. Ihlara Vadisi'nde trekking.
Benim içimde kalanlar bunlar oldu. Bir de tura bağlı olmadan, ışığı takip ederek fotoğraf çekebilmek. Bu yüzden de kısa süre içinde olamsa da çok yaşlanmadan Kapadokya'ya tekrar gideceğim gibi gözüküyor.
Herkese iyi geceler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
































































