10 Kasım 2010 Çarşamba

10.11.1938


Bu fotoğraf çok beğendiğim fotoğraflarındandır Atatürk'ün.




Atatürk'e ne kadar çok şey borçlu olduğumuzu tekrar tekrar düşünmeliyiz. 

18 Eylül 2010 Cumartesi

Balayı Günlükleri-Granada










Merhaba;


Biraz aradan sonra balayı günlüklerinde devam ediyoruz. Bir sonraki durağımız Granada. Valencia'dan Granada'ya trenle gitmeye karar verdik. Yolculuktan önceki gece istasyona gittik, bileti sadece yolculuk gününde sattıklarını söylediler. Esasında bilet kalmaz ki diye konuştuk aramızda ama bir bildikleri vardır dedik. Gerçekten de bir bildikleri varmış, bilet kalmamıştı. İnternetten alsak nasıl basacağımızı bilemedik, ve tabi ki kimseye soramadık çünkü İspanyolca bilmiyoruz. Valencia tren istasyonundaki makinalar internetten alınan biletleri basıyormuş esasen, ama sadece İspanyolca oldukları için anlayamadık.

Saat 9 gibi istasyondaydık, tren 11deydi. Terminale gittik, otobüs saat 1.5 dolaylarındaydı. Yani yaklaşık 4 saaatimiz zaten ziyan oldu. Valencia-Granada arası trenle 8, otobüsle ise 10 saat sürüyor. Bu da zaten bütün günümüzün yolda geçeceği anlamına geliyor ne yazık ki.Otobüs gerçekten de bütün doğu İspanya'yı dolanarak, köylerin her birine uğrayarak ilerledi. Yolun bir yerinde tam arka koltuğumuza üç tane İspanyol kırosu oturdu. Adamlar yaklaşşık 6 saat boyunca yüksek sesle video izlediler, izledikleri videoların içinde porno da vardı. Leş gibi de kokuyorlardı. Yani arkamızdaki kalabalık esasında katlanılmazdı. Balayı gezisinde 10 saatlik otobüs yolculuğu gerçekten can sıkıcı oluyormuş. Gece geç saatlerde otelimize ulaşabildik. Çok yorgun ve açtık. Otelin yakınlarında birşeyler atıştırıp yattık. Ertesi gün planımız tabi ki Alhambra sarayına gitmekti.

Granada zaten çok küçük bir yer. Artık iyice güneye indiğimiz için gerçekten de Ağustos ayının tatil ayı olduğunu görebiliyorduk. Neredeyse bütün dükkanlar kapalı, açık olanların ise uzuuun siesta saatleri var. Şehir merkezinde bir katedral var, biz sadece etrafında gezindik, zaten çok zaman kaybetmeden saraya gitmek istiyorduk. Bir otobüsle saraya ulaşılabiliyor. Giriş için bir kuyruk vardı, biz de sıraya girdik. Bir ara tam olarak ne dediğini anlayamadığım bir anons duydum. Sanki biletlerin bittiğinden falan bahsetti ama tam olarak duyamadık. Ve sıra bize geldiğinde anladık ki o gün için sarayı gezme biletleri bitmişti. Sadece bahçelerini gezebiliyorduk. Sarayın içine rehber eşliğinde aldıkları için biletler tükenebiliyor, o yüzden erken davranmak lazım. Bir de gişeden sonra koydukları otomatik bilet makinaları varmış, biz sıraya gireceğimize biletimizi ordan alsak sarayın içine gezebilecektik ama ne yazık ki makinaları gişeye ulaşmadan göremiyorsunuz.

Alhambra Sarayı tam bir Arap mimarisi. Ve bir taraftan da Arapların en çok özlemini duydukları şeyi gösteriyor: Su. Sarayın içini gezemediğim için yorum yapamam tabii ama bahçeler öylesine güzeldi ki. Sarayı kullananların huzur duymaları istenmiş belli ki. Hem bahçeler çok güzel, hem de havuzlar.

Sokaklar boyunca akan ufak nehirler var. Sıcakta dayanamadım, ayakkabılarımı çıkarıp sulardan yürüdüm.

Granada'da yapılacak çok birşey yok zaten. En fazla iki gece kalmanız yeterli olacaktır. Yemek olarak acayip dönerlerden bolca bulabilirsiniz. Granada bira ile beraber tapa ikram edilen bir yer olarak geçiyor ama tapadan kasıt sadece domuz eti olduğu için bize hiç hitap etmedi.

İspanya'da hiç flamenko izlemediğimiz için hayıflanıp duruyorduk. Sarayın bahçesinde yapılan bir gösteriye gitmeye karar verdik. Kişi başı 20 € birazcık pahalı gelmişti ama dediğim gibi Granada'da para harcayabileceğiniz birşey de olmadığı için gidelim bari dedik. Pazartesi günleri 20 €'a iki bilet alınabildiğini görünce daha memnun olduk tabi ki. Ballet Flamenco De Andalucia'nın Poema del Cante Jondo isimli oyununu izledik. Söylemeliyim ki çok etkileyici bir gösteriydi. Üstelik biz 1.5 saatlik bir gösteri izlediğimiz için Flamenko'ya doyduk. Biraz soğuk bir geceydi. Çok üşüdük.

Granada'nın anladığım kadarıyla bir eski şehir, bir de yeni şehir kısımları vardı. Bizim otelimiz yeni kısmında kalıyordu sanki. Ama eski şehir diye adlandırdığım, tam sarayın karşısında kalan yerler Arap esintileri taşıyordu. Asma bahçeler, avlular, sedir ağaçları... Keşke öbür tarafta kalsaymışız dedim ama biz bilmiyorduk.

Bir sonraki durağımız çok maceralı Cadiz. Beklemede kalın:)

6 Eylül 2010 Pazartesi

Balayı Günlükleri-Valencia






Balayımızın ikinci durağı Valencia'ydı. Valencia Barcelona'ya otobüsle 4 saat mesafede bir şehir. İnternetten okuduğumuz kadarıyla gece hayatı süper. Büyük bir heyecanla yola koyuluyoruz. Avrupa'da Google maps çalıştığı için, Barcelona'daki rezillikleri çekmeyeceğiz. Ve ancak Barcelona'dan ayrılırken Uğur valizinin çekçek kısmını kırdığı için bir miktar üzüleceğimiz kesin. Valencia'da kalacağımız otel NH Cuidad Valencia. Uğur Türkiye'de harita üzerinden seçmiş ve sahile yakın olmasını istemiş. Zaten amacımız denize girmek. Otele ulaşmak içinse otogardan metroya bineceğiz ve Ayora'da ineceğiz. Yolda rahatsızlandım, Valencia'ya indiğimizde ağrılar içindeydim. Yani tahammül sınırlarımın eşiğindeydim. Metrodan Ayora durağında indik. Ve Valencia maceramız başladı. Etraf çok sakindi ancak bu sakinlik pek tekin görünmüyordu. Gün ortası siesta zamanı heralde diye düşündük. Metro çıkışındaki haritadan gitmemiz gereken caddeyi bulmaya çalıştık ama ya caddede, ya durakta, ya haritada bir terslik vardı, olması gerektiği yerin tam tersini gösteriyordu. Gösterdiği yöne doğru gitmeye cesaret edemedik, etrafta Harlem'den çıkmış gelmiş zenciler vardı. Düşünüyorum da bu da ne kötü bir imaj. İnsanlar ister istemez zencileri görünce tedirgin oluyorlar. Amerikan filmlerinin mi etkisi, yoksa gerçekten de toplum dışına itildikleri için suç potansiyelleri yüksek diye kendimizi mi korumaya çalışıyoruz onu henüz çözümleyemedim. Neyse biraz yürüyüp ilerde soru sorulabilecek birisini bulursak sorarız dedik. Caddenin köşesine geldiğimizde bir manav gördük. Adama caddeyi ve oteli söyledik (caddenin ismini hatırlayamıyorum) Numarasını sordu bize, içeriye kafasını uzatıp İspanyolca birşeyler söyledi ve bize takip edin beni gelin dedi. Ama bunları öyle kolaylıkla anlatabildik sanmayın. Barcelona'dan çıktığınız anda zaten dil sorunu baş göstermeye başlıyor. Adamla yarı İngilizce, yarı İspanyolca, biraz da İtalyanca anlaştık. Nerelisiniz diye sordu. Türkiye dedik. Bu arada adam ellerini poposunun üstünde kavuşturmuş, tam bizim dedeler gibi yürüyor. Müslüman mısınız dedi. Evet dedik. Ben de Müslüman'ım, Pakistanlıyım. Tedirgin olmayın otelinizi buluruz dedi. Müslüman olmamızın bir faydası oldu mu, yoksa adam zaten her halukarda yardımcı olacak mıydı bilmiyorum. Ayora mahallesi bizi korkulara sürükleyen, bir taraftan zencilerin bir taraftan takkeli Pakistan'lıların çıktığı bir yer çıktı. Metro ile otelin arası çok uzak değilse de bize iki gecede bildiğimiz bütün duaları okuttu. Otelimiz fena değildi. Standart bir üç yıldızlı otel. Uğur sen biraz dinlen ben yiyecek birşeyler bakayım dedi ve dışarı çıktı. Ben biraz uyudum. Bu arada siesta zamanı da bitmişti, dükkanların bir kısmı açılmıştı. Ama Uğur geri döndüğünde Valencia'nın en büyük sürprizi ile karşılaştığımızı anladık: Haydarpaşa. Bizim deniz sandığımız yer ne yazık ki liman işletmesi çıkmıştı. İlk gün sadece akşam çıkabildik, şehirde küçük bir tur attık. Ufak bir kilise, Avrupa'da çok meşhur birmarket, çok şık bir emydan. Valenci'da gördüklerimiz bunlardan ibaretti. Kilisenin içini ve marketi akşam olduğu için göremedik. Karnımız tok olduğu için yemek de yemedik. Ancak o gün Uğur'un doğum günü olduğu için meydandaki kafelerden birinde bir litre sangria içtik. Ertesi gün şu plajları görelim dedik. Plajlara otelimizden bir saate yakın yürüdük. Ama hep deniz kenarından yürünüyor. Ayrıca sahilde Amerika Cup için yarışan yelkenli takımlarının showroomları vardı. Yani biraz sıcak olan havayı düşünmezsek keyifli bir yürüyüştü. Liman boyunca şık kafeler sıralanmıştı ama onlar bile son derece boştu. Günün geri kalanında Valencia'da ilgi çekici yapılarda olsun diye yapıldıklarından neredeyse emin olduğum bir komplekste geçirdik. Binalar yukarıda da fotoğraflarını gördüğünüz gibi Star Trek'ten fırlamış gibiydiler. Bir tanesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ydi, açık değildi. Hemisphere isimli bina isminden de anlaşıldığı gibi bir yarı küre şeklinde yere oturtulmuştu. İçinde bir sinema salonu vardı. IMAX teknolojisi, 3 boyut diye girdik. Hatta üç boyutlu diye dinazorlarla ilgili filme girmek istedik. İçeri girdiğimizde birkaç farklı noktada projektörler görünce iyice heyecanladık ama film başlayınca bunun tam bir hayal kırıklığı olduğunu gördük. Yarı küreye yansıtılan, dinazorlarla ilgili iki boyutlu 45 dakikalık bir belgeseldi izlediğimiz sadece. Ve ben izleyemedim bile. Öncesinde muhteşem bir akvaryum gezdiğimiz için çok yorulmuştum, Uyuyakalmışım. Bir ara ekranda bir adam "Hayatım boyunca paleontolog olmak istedim" dedi. "Sanırım hiç Friends izlememiş, Ross'u tanımıyor" diye düşündüm. Ancak itiraf etmeliyim ki akvaryum muhteşemdi. Gerçekte hayvanların doğal ortamalrında koparılıp bir yerlerde sergilenmelerine karşıyım. Ama akvaryum öylesine büyüktü ki hayvanlar okyanusta olmadıklarının farkındalar mı bundan emin değilim.Kompleks saat 9a kadar açıktı. Filmden çıktığımızda ise neredeyse 8 olmuştu. Bilim Müzesi kısmına çok az zaman ayırabildik ama Santral İstanbul'daki oyuncaklardan çok farklı değillerdi. İki tane mühendis için muhteşem bir bilim değildi yani.

İkinci akşam yemeğimizi önceki gün görüdğümüz bir balıkçıda yedik. İsmi yanlış hatırlamıyorsam Sardalye idi. Yemekler çok iyi değildi, en azından ben salatamı beğenmedim. Çok temiz de değildi , ki bu İspanya'nın genelinde hakim bir durum. Ama ortam güzeldi, katedrale yakındı. İkinci günde katedralin içini gezemedik biz bu arada.
Ertesi gün doğrultumuz Granada idi. Otobüs bileti ile tren bileti neredeyse birbirine eşit olduğu için trenle gidelim dedik. İstasyonda bu bileti ancak yarın sabah alabilirsiniz dediler. İstasyonda çeşitli makinalar var bilet almak için ama hiçbirinin İngilizcesi yok. Anlaşmak imkansız. Bu makinalar meğer internetten aldığınız biletleri bazmak için kullanılıyorlarmış. Ama tabii anlayamadığımız için biz kullanamadık. Ertesi gün 9 gibi istasyondaydık ki trende 11deydi. Bilet bitti dediler. Otogara gittik ama orada da 4 saat falan otobüs beklemek zorunda kaldık.

Valencia'da metrolar gittiğiniz yere kadar ücretlendiriliyor o yüzden de bilet alırken nereye gittiğinizi soruyorlar. Ama bunu da İngilizce soramadıkları için iletişimle ilgili sorunlar yaşamayın. Uğur havaalanına giderken adama English please dedi. Adam No English dedi mesela. Neyse ki arkadan koştum da imdadına yetiştim:)

5 tane fotoğraf koyduğum düşünülürse Valecia'da gerçekten de yapacak çok birşey bulamadık biz. Fotoğraf bile çekemedik. Denize girmediğiniz zaman 2 gece bile fazla, 1 günde bitecek bir şehir. Akşamları sokaklar çok boş, hatta bazı sokaklarda tedirgin olabilirsiniz.

Bir sonraki durağımız Granada.


Hepinize şimdiden iyi bayramlar ve iyi tatiller.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Balayı Günlükleri- Barcelona-II





Balayı Günlükleri- Barcelona-I





Balayı Günlükleri- Barcelona-III











Aylardan sonra tekrar merhaba;

Şimdi bazılarınızn bildiği gibi ben evlendim. Evlilik demek koşuşturma demek, ki koşuşturmalarımın çoğunu sizlerle şuradan paylaşmış, ve en son bir düğün yazısı ile de son noktayı koymuştum. Düğünden sonra bu blogu ilgilendiren kısım ise tabi ki balayı gezisi oldu: Büyük İspanya Turu. Büyük çünkü neredeyse bütün Doğu İspanya'yı gezdik. Barcelona-Valencia-Granada-Cadiz-Sevilla. Çok fazla fotoğraf, çok fazla yazılacak şey var. O yüzden de bölümlere ayırmaya karar verdim. Kemerlerinizi bağlayın, ilk durağımız Barcelona:

Biz düğünden bir gün sonra hemen balayına çıktık. Düğünün ertesi günü yorgun argın eve gelip, valizleri toplayıp sonra da gece abes bir saatte uçağa binmek kolay olmadı tabi ki. Ayrıca biz Türkiye'den ayrılırken Google Maps hala çalışmıyordu, bir türlü de çalıştıramadık. Sonuç olarak Barcelona'da kalacağımız otelin sadece adresi vardı elimizde. Hotel Amrey Diagonal: Diagonal Caddesi 161-163. Peki dedik orda bir yolunu buluruz. Bu arada İphone uygulaması metro son derece yararlı. Tek sıkıntı hangi duraktan binip ineceğine karar verebilmek. Biz Diagonal durağında inmek için öncelikle havaalanından RENFE'ye bindik. Barna -Sants istasyonunda da metroya aktarma yaparak Diagonal durağında indik veeeee... İşte ikinci hata. Ne birinci hatayı söylemedim mi? Birinci hata tabi ki araba kiralamamaktı. Hem otobüs biletlerinin bu kadar pahalı olacağını tahmin etmemiştik, hem de uzun mesafelerde hiç bilmediğimiz bir ülkede nasıl araba kullanacağımızdan emin değildik. Biz Valencia-MAdrid otobüs biletine baktık. 20 € civarındaydı. sakın kanmayın, diğer mesafeler çok pahalı. 10 günlük araba kiralama 300 €tutuyordu, biz de 250 € civarında otobüs bileti ödedik. Her neyse ikinci hataya gelelim: Biz Diagonal durağında değil, Glories’t inmliymişiz, ancak bunu anca oraya gidinceee anlayabiliyorsunuz ne yazık ki. Otelimiz 161 numarada, metro çıkışı 500. Biraz yürüdük ama olacak gibi değil ki. Uğur’a yürümeyi mi düşünüyorsun bu mesafeyi dedim. Bn yürümeyi düşünüyorum dedi. Ben hiç düşünmüyorum taksiye bineceğim dedim. Onun korkusu da taksicilerin İstanbul’daki gibi turist kazıklamasıydı ama neyse ki kimse bizi kazıklamaya çalışmadı. Otele kazasız belasız ulaştık. Mesaf yürünemeyecek gibi değilmiş ancak valizlerle imkansızdı. Bu arada Barcelona metrosunda iniş yönünde hiç yürüyen merdiven yok duraklarda. Asansör de çok az durakta var. Bu kadar turistik bir şehirde çok acayip. Turizmden de ötesi, engelli vatandaşlarını düşünmüşler, her kaldırım, her otobüs onlara göre düzenlenmiş, ama metro çok zor gerçekten de. Sonuç olarak otelimize çok yakın bir metro istasyonu varmış, ismi Glories. Orayı kullanmayı öğrendik. Barcelona’da 10luk metro biletleri ucuza geliyor. Nerdeyse tek biletin yarı fiyatına. Üstelik tek bir bileti iki kişide kullanabiliyorsunuz. İlk gün biraz dinlendikten sonra La Rambla’ya gittik. Amacımız sadece ufak bir şehir turu, çünkü önceki günkü yorgunluk, uçak falan derken pilimiz bitmiş. La Rambla İstiklal Caddesi gibi bir cadde. Metro’dan Plaça Catalunya’da iniyorsunuz, büyükçe bir meydanı geçip caddeye giriyorsunuz. Vatan Caddesi kadar geniş bir cadde düşünün. Trafiğe sadece iki şerit vermişler. Bir gidiş bir geliş. Devamı tamamen yayalara ayrılmış. Yolun ortasında çeşitli performanslar sergileniyordu. Mesela kendilerine kanatlar takmış, garip yaratıklara dönüşmüş insanlar, yok tabuttan çıkanlar falan. Her ne kadar Uğur bu sokak performanslarını çok beğendiyse de, ben biraz tımarhane kaçkını gibi göründüklerini düşünüyorum. Düşünsenize: Ne iş yapıyorsunuz? La Rambla’da tabuttan çıkıyorum:P Caddenin sonunda Colomb heykeline ve limana ulaşıyorsunuz. Eski liman denilen bu bölgeye pek çok hoş restaurant kurulmuş, yerler ahşaptan yapılmış, insanlar kitap okuyorlar, yürüyüş yapıyorlar çimenlere uzanıyorlar. Yani bir anlamda bir dinlenme mekanı oluşturulmuş şehrin ortasında. İlk gün çok yorgun olduğumuz için sadece ufak bir tur atmakla yetindik. Bir de sanırım Uğur’da da var aynı şey. Bir şehre ilk gittiğimde tedirgin oluyorum. Nereler tehlikelidir, nereler güvenlidir önce bir anlamak istiyorum.
İkinci gün dedik ki şu Bus Turistic otobüslerine binelim bir görelim bakalım şehirde neler varmış. Bu otobüslerin üç hattı var. Gün boyunca hepsine binip inebiliyorsunuz. Biz ilk olarak mavi hatta bindik ve Gaudi’nin b itmeyen katedrali Sagrada Familia’da indik. Ancak katedralde içeri giriş için çok uzun bir kuyruk olduğu için dedik ki biz buna yarın sabah erken gelelim. Sanki Ziraat Bankası’na gidiyoruzJ Türküz ya. İkinci durak Gaudi’nin eserlerinin olduğu Park Güell’di. Gaudi’nin meşhur kertenkelesi burda. Ancak turistik yerler çok çok kalabalık oluyorlar ne yazık ki. Fotoğraf açısından pek tatmin edici değildi. Sadece birbirimizin fotoğrafını çekebildik. Gaudi ise enteresan bir mimar. Kullandığı malzemelerin sonu yok sanki. Barcelona’nın üzerinden kocaman bir fırça ile geçmiş, nereye kafanızı çevirsniz ondan birşeyler görüyorsunuz. O zaman buradan çıkıp Camp Nou’ya gidelim dedik. İçeri girmeye de çok istekliydik. Ama kişi başı 17 € bilet parası açıkçası bizi biraz üzdü. İlerki günlerde başımıza neler gelecek bilemedik. Bir futbol stadyumuna da bu kadar para verilmez ki dedik. Ama futbol sevmeyen Uğur’un bile içinde kaldı biliyorum. Barcelona’nın mağazasını gezdik, çeşit çeşit formalara baktık. Bu üç durakla nerdeyse akşamı ettik ama para verdik ya, bütün hatları gezmemiz, en azından nerelere gittiklerini görmemiz lazım dedik ve ikinci hatta gçtik. İkinci hatta Plaça d’espanya gezilebilir diye düşündük. Ama akşam olduğu için bunu başka bir güne bırakalım dedik. Üçüncü hatsa sadece plajları geziyordu. Biz biraz düğün hazırlıkları nedeniyle cahil kaldık tabii İspanya’ya. Bildiğimiz bir paella var bir de sangria. Oysa bütün restarurantlarda Tapa diy birşy yazıyor. Girdik birisine. Fırlama tipli bir Japon garson geldi. Dedik ki biz bu Tapa nedir bilmiyoruz bize önerir misiniz? Olur dedi, patates yiyebilirsiniz, ya da paellayı önerebilirim. Ama bir kişi bir tabakla doymaz, genelde 5-6 tabak sipariş verirler. Biz fiyatlara bakıyoruz. 5 €’dan aşağıya Tapa yok. Bir de anlayamıyoruz neden 6 tabak yiyelim ki. Neyse dedik şu paelladan başlayalım, doymazsak yenisini isteriz. Küçücük bir tabakta, birkaç kaşık paella geldi. Üzerinde de karides olduğunu tahmin ettiğim duyargalı bir hayvan. Karidese çatal bıçakla daldık, ertesi gün gördüm ki insanlar onu emiyorlar ama yapamazdım zaten o ayrı. Doymadık tabi ki. Bu sefer madem İspanyol papatesi yiyelim dedik. Bir tabakta ondan istedik. Bildiğiniz patates kızartmasını yoğurtlu-mayonezli ve bol sarımsaklı bir sosla getiriyorlar. Bol sarımsam dediğim şeye dikkat edin, gözlerinizden çıkıyor sarımsak. Zaten İspanya’da soğan ve sarımsak her yemeğin vazgeçilmezi. Bir balayı çifti için hiç hoş değilJ Ayrıca orada içtiğim bir kadeh sangria beni bir çarptı, otele nasıl döndüm bilmiyorumJ
Üçüncü gün artık denize gitme zamanıdır dedik. Otelimizden 20 dakikalık bir yürüyüşle sahile inilebiliyor. Barcelona’da 7 tane plaj var. Hepsi yan yana. Bizim indiğimiz plajın önünde bir dalgakıran vardı. Dedim ki şu yandaki plaja geçelim bak orası tam açık deniz. Zaten plajları görüyoruz, hadi yürüyelim dedik. Plajda Uğur deniz doğru bakıyordu, ben de sahile. Sezen bu adam çıplak mı dedi. Evet ya adam çıplak dedim. O anda bir dumur yaşadık. Resmen filmlerdki gibi oldu, önce birbirimize sonra da plaja baktık ve bir an kalakaldık. Nerdeyse herkes çıplaktı. Eurotrip filmindeki çıplaklar kampı sahnesi ikimizinde gözlerinin önünden geçti. Ne geri dönebildik, ne ilerleyebildik. Benim esas endişelendiğim konu ise başka bir plajında böyle olma olasılığıydı. Mayolu girmenize birşey demiyorlar ama sonuçta kafamızı kaldırınca her tarafta çıplak insanlar görüyoruz, ki bu da hiç rahat bir durum değil. Yavaşça diğer plaja doğru kaçtıkJ Neyse ki orada sadece üstsüzler vardı. Şemsiyemiz olmadığı için plajda çok oyalanamadık. Öğlen güneşi gerçekten de yakıyordu. Bir de kimse doğru dürüst yüzmüyor. Deniz inanılmaz derin, iki adımda boyu geçiyor ama kimsenin yüzmemesi de çok entrsandı.
Dördüncü gün artık şu Sagrada Familia’ya gidelim dedik. Sabah erken kalktık, katedrale gittik. Sıra bir önceki günün üç katıydı. Tamam dedik akşam gelelim o zaman. O zaman Plaça d’Espanya’ya gidelim. Biz sandık ki bir Dolmabahçe Sarayı gibi saray göreceğiz. Ancak sarayın içine çeşitli dönem eserlerini sergilendiği bir müze kurmuşlar. Açıkçası pek müze görmek istemiyordu canım. Uğur’da hiç istemedi. Biz ancak sarayın önünde birkaç fotoğraf çektirdik. Teleferiğe binip Montjuic’e gittik. Montjuic’te bir kale var sadece, ve çok ilginç birşeyler de yok. Ama teleferiğ binmek, oradan da fünikülere binmek değişikti. Barcelona’yı havalardan süzülerek gördükJ Akşam hava kapamaya başladı. Biz Sagrada Familia’ya gittik. Başka katedraller genelde aynı tarz yapılmalarına rağmen Sagrada Familia gerçekten çok farklı. Gaudi’nin ömrü katedrali bitirmeye yetmemiş, Barcelona’lılar bitirmeye çalışıyorlar. 12 tane kulesi olması gerekiyor, ancak 4 tanesi yapılmış. İçeride de yapılması gereken çok iş olduğu belli. Ancak şöyle entrsan birşey var. Gaudi’ye siz bu işi bitiremeyeceksiniz demişler. O da benim bitirmem önemli değil, benden sonra birileri gelir, farklı birşeyler katar demiş. Yani o zaten böyle birşyi bekliyormuş gibi hissettim ben. Asansörle kulelerden ikisine çıkılabiliyor. Biz birisine çıktık. Barcelona’yı tepelerden gördük, merdivenlerle aşağıya indik. 400 tane sarmal merdiven. Akşam hava kararmaya başlamıştı biraz zor oldu. Ama klostrofobisi olmayanlara tavsiye edebilirim. Çıkışta deli gibi yağmur yağıyordu, müzeyi üstümüze kapattılar. Barcelona’da da ıslanmadık demedik.
Barcelona ile ilgili birkaç not düşeyim. İspanyolca veya Katalonca bilmeniz hayatınızı kolaylaştırır ama İngilizce de konuşulabiliyor.
Metro ağları çok gelişmiş, herhangi bir güvenlik sorununa da rastlamadık.
Gotik katedral saat 5e kadar ücretli, saat 5ten 6ya kadarsa ücretsiz.
Plaça Reile’de ki Les Quinze Nits restaurantının önündeki kuyruğa anlam verememiştik ama gelince öğrendik ki çok meşhur bir yermiş. Fiyatları uçuk değildi ama biz menüde pek ne olduğunu anlamadığımız için oturmadık, ben pişman oldum.
Müze bilet ücretlri biraz pahalı ama daha güneyde bu kadar pahalı değiller ve Barcelona kadar da çok gezecek müzeleri yok. Biz biraz cimri davrandık keşke davranmasaydık.
Genel olarak şehir birazcık pahalı.
Sevilla’ya kadar başka bir H&M mağazasına rastlamadım. Barcelona’dakileri iyi değerlendirin.
La Rambla’da bir Pazar yeri var. Biz pekbirşeye benzetemedik ama çok meşhurmuş. Tabaktaki meyvaları is hayat kurtarıcı.
El Corte Ingls diye bir mağazalar zinciri var. Çok pahalı.
Evt bayanlar baylar, bir sonraki durağımız Valencia. Barcelona-Valencia yolculuğumuz 4 saat süreck. Yolculuktan önce biraz uyumanızı tavsiye ederim.
Bir sonraki durakta görüşmek üzereeee....

Not: Bu yazı aynı zamanda http://sezen.atacphotos.com/blog/ adresinde de yayınlanmaktadır.

25 Nisan 2010 Pazar

Gecikmiş Bir Poyrazköy Yazısı






Yazıdan çok fotoğraf var. Yazı anlamında söyleyebileceğim tek birşey var: Muhteşem balıklar:) İstanbul'a da yakın. Biraz kalabalık tabii, bu bir dezavantaj. Biz pek birşey çekemedik, biraz geç gitmişiz. Balıkları yiyelim kalkalım derken gün bitti:)


Buyrun